
Eşik Bekçileri, Metrik Tuzakları ve Akademik Öz-Yeterlilik Üzerine
Yükseköğretimin fırtınalı sularında akademisyen olmak, çoğu zaman rotası başkaları tarafından çizilmiş bir gemide kürek çekmeye benzer. Haritalar hazırdır, limanlar bellidir; hangi dalgada hızlanacağımız, hangi soruda susacağımız önceden kararlaştırılmıştır. Böyle bir ortamda soru şudur:
Kendi sesinle mi yürüyeceksin, eşik bekçilerinin sesiyle mi?
Ralph Waldo Emerson’ın 19. yüzyılda dile getirdiği transandantalist çağrı, bugün akademik hayatın tam merkezinde yankılanmaktadır. Emerson’ın öz-yeterlilik (self-reliance) fikri, bireyin yalnızca kendi iç sesine hesap vermesini salık verir. Anlaşılmak bir erdem değil; çoğu zaman gecikmiş, hatta yük hâline gelen bir sonuçtur. Akademik bağlamda bu çağrı, hakem raporlarından önce düşünsel dürüstlüğe, atıf sayılarından önce entelektüel tutarlılığa sadakat anlamına gelir.
Ancak bu çağrı, Türkiye akademisinin mevcut kurumsal gerçekliğiyle sert bir gerilim içindedir. Çünkü bugün akademik hayat; sadakat, çıkış ve ses çıkarma arasında tuhaf bir dengeye sıkışmıştır. Çıkış pahalı olduğu için kalınmakta, ses çıkarmanın bedeli ağır olduğu için susulmaktadır. Geriye kalan ise ilerlemeyen ama yavaş yavaş çözülen bir yapıdır.
Ne toplu bir çıkış vardır ne de kolektif bir itiraz.
Herkes yerindedir; ama kimse gerçekten ayakta değildir.
Bu zeminde büyüyen şey, kurumsal olarak öğretilmiş bir çaresizliktir. Onun doğal sonucu ise akademik kakafonidir: Sürekli konuşulan, sürekli üretilen ama giderek daha az anlam taşıyan bir gürültü.
Bu tablo ne bilimle ne de eğitimle ilgilidir. Daha çok sürekli dönen, gürültülü ama anlamsız bir puan üretim bandını andırmaktadır. Maaşlar düşüktür, ders yükü ağırdır ve puan odaklı üretim mecburiyeti tüm hızıyla sürmektedir. Derin araştırma değil, en hızlı puan getiren üretim makbul hâle gelmiştir. Derin odaklanma ise lüks sayılmaktadır; çünkü derin iş zaman ister, zaman ise puan yazmaz.
Bu bağlamda Henry David Thoreau’nun Walden’daki “geri çekilişi”, romantik bir doğa deneyinden ziyade akademik bir uyarı olarak okunmalıdır. Thoreau’nun sivil itaatsizliği, bugünün akademisyeni için her çağrı metnine koşmamak, her moda kavrama eklemlenmemek ve hızın erdem sayıldığı bir düzende yavaşlamayı göze almak anlamına gelir. Bu bir tembellik değil; etik bir tercihtir.
Bugün akademisyen; ders anlatırken makale revize etmekte, makale yazarken proje başvurusu yapmakta, proje yürütürken teşvik evrakı doldurmaktadır. Bu durum çoklu görev değil; düpedüz kurumsal dikkat bozukluğudur. Akademisyen zihnen hep başka yerdedir; öğrenciyle kurulan göz teması bile metrik hesaplara takılmaktadır.
Akademik ortam giderek kendi kendine referans veren kapalı bir devreye dönüşmektedir. Atıflar birbirine, editörlükler dostlara, projeler tanıdıklara dolaşmaktadır. h-index ve i10-index artık yalnızca ölçüm araçları değil; akademik değerin para birimi hâline gelmiştir. Karşılıklı atıf ağları, veri dilimleme ve düşük etkili yayınlar sıradanlaşmıştır.
“Kaç atıf aldın?” sorusu bilimsel merakı boğmuş;
“Neyi değiştirdin?” sorusu sistemden sessizce çıkarılmıştır
(Szadkowski, 2023; 2024).
Bu düzenin vitrini ise akademik teşvik törenleridir. Okunmayan, tartışılmayan yayınlar alkışlanmakta; ödüller başarıyı değil, itaati kutsamaktadır. Gürültüye uyum sağlayanlar sahneye çıkmakta, susabilenler kazanmaktadır.
Burada yaşanan şey basit bir rekabet değildir; bu bir metrik tuzağıdır. Nasıl “orta gelir tuzağı” ülkeleri sürekli çalışıp yerinde saymaya mahkûm ediyorsa, metrik tuzağı da akademisyenleri sürekli ürettirip anlamsızlaştırmaktadır. Çıkış zordur, itiraz pahalıdır; kalmak rasyonel, susmak güvenlidir. Bu yüzden yapı, hareket etmeden çözülmektedir.
John Muir’in Emerson’dan devraldığı miras, tam da bu noktada anlam kazanır. Emerson için doğa bir düşünce alanıyken, Muir için korunması gereken kutsal bir mekândır. Akademik hayatta bu fark, düşünce üretimi ile düşünceyi koruma sorumluluğu arasındaki ayrımdır. Her yeni kavram ilerleme değildir; bazıları istilacı türdür ve girdikleri alanı sessizce tahrip eder.
Muir’in Emerson’ın kitabına düştüğü not — “Between two pines, the door of the new world” — akademik hayat için güçlü bir metafordur. İki disiplin arasında, iki sessizlik arasında, iki metrik baskının dışında yeni bir düşünce alanı açılır. Bu kapılar genellikle kalabalık yerlerde değil; yalnız kalmayı göze alanların yürüdüğü patikalarda belirir.
Çözüm, bilimi sayısal bir skor tabelasından kurtarıp bir hikâyeye dönüştürmektedir. Narrative CV (Anlatısal Özgeçmiş), akademik değeri göstergeden anlama taşır. “Kaç yayın?” sorusu yerine “Neye dokundun, kimi dönüştürdün?” sorusunu merkeze alır. Szadkowski’nin (2024) vurguladığı gibi, yükseköğretim bireysel kariyer basamaklarının toplamı değil; toplumun ortak iyiliğinin ve entelektüel mirasının parçasıdır.
Son söz:
Sonuç nettir: Ya bu metrik tuzağını kıracak, bilimi “puan” köleliğinden kurtaracağız; ya da daha çok plaket, daha çok dost atfı ve daha çok boş seremoniyle kendimizi oyalarken çürümeye devam edeceğiz.
Unutulmamalıdır ki: Sessizlik de bulaşıcıdır, cesaret de.
Hangisini çoğaltacağımız hâlâ bizim elimizdedir; ancak zaman, hakikatin aleyhine hiç olmadığı kadar daralmaktadır.
Referanslar
Szadkowski, K. (2024). https://lnkd.in/dNjGCFn2
Szadkowski, K. (2024). https://lnkd.in/deP3hvid
Emerson, R. W. (1841). Self-Reliance.
Thoreau, H. D. (1854). Walden.
#MetrikTuzağı #KurumsalÇaresizlik #PublishOrPerish #NarrativeCV #AkademikÖzYeterlilik
![]()
