Skip to content

Ayakta Kalan Yıkım: Akılcı İhmalin ve Sessiz Vicdanın Muhasebesi

“Dünya’da deprem; mühendislik başarısının kutlamasıdır. Türkiye’de deprem ise ihmallerin bağırarak çöktüğü ve vicdanların sessiz kaldığı bir travma töreni…”

Bu anlatının, herkesin teorik olarak vakıf olduğu bir hakikate temas ettiğinden kuşkum yok. Ancak tam da bu aşinalık, onu uygulamada kolektif bir inkârın gölgesine itmektedir. Bu yazı, günün anlam ve önemine binaen, unutmamak ve unutturmamak amacıyla kaleme alınmıştır.
Hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımızı saygı ve rahmetle ….

Burada karşımıza çıkan temel sorun, bilginin içselleştirilmesi ile etik sorumluluğa dönüşmesi arasındaki derin ontolojik kopuştur. Felaket bilgisi, zihinde soğuk bir istatistik olarak kabul edilirken; bu bilginin eylemsel ve ahlaki sonuçları sistematik biçimde dışlanmaktadır. Sonuçta ortaya çıkan şey, araçsal aklın insan onurunu ikincilleştirdiği rasyonel bir patoloji, başka bir deyişle aklın kendi meşruiyetini yitirdiği bir cinnet hâlidir.

Bu tespit, 6 Şubat 2023’te yaşanan Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından dile getirilmiş geçici bir aforizma değildir. Aksine, üç yıldır canlılığını koruyan, toplumsal hafızaya kazınmış ve iliklerine kadar hissedilen bir teşhistir. Bugün, 6 Şubat 2026 itibarıyla resmî verilere göre Türkiye’de 53.537 insanımızı kaybettik; Suriye ile birlikte toplam can kaybı 60.000 sınırını aşmış durumdadır.

Bu yazı, depremi yalnızca jeolojik ya da siyasal bir olgu olarak ele almayı değil; alınan ve kasıtlı biçimde alınmayan kararların insani bedelini görünür kılmayı amaçlamaktadır. Ancak burada önemli bir ayrımı da teslim etmek gerekir: Bu felaket yalnızca ihmallerin ürünü değildir. 7.8 ve 7.7 büyüklüğündeki çift sarsıntı, modern tarihin en güçlü depremlerinden biridir. Yapısal zayıflıklarla birleştiğinde bu ölçekteki bir doğa olayı, dünyanın pek çok yerinde ciddi hasarlara yol açabilirdi.

Ne var ki ihmaller, bu yıkımı sıradan bir felaket olmaktan çıkarıp toplumsal bir travmaya dönüştürmüştür. Asıl sorgulanması gereken nokta da tam olarak burasıdır: Doğanın kaçınılmazlığı değil, insanın önlenebilir olan karşısındaki sessizliği.

Bu yazıda depremi yalnızca jeoloji ya da siyaset bağlamında değil; alınan ve kasıtlı olarak alınmayan kararların insani bedeli üzerinden okumayı amaçlamakta. Ancak unutmamak gerekir: Bu felaket, yalnızca ihmallerin eseri değil; modern tarihin en güçlü depremlerinden biri olan 7.8 ve 7.7 büyüklüğündeki çift sarsıntının, yapısal zayıflıklarla birleşmesinin sonucudur. İhmaller yıkımı katlamış olsa da, depremin olağanüstü şiddeti dünyanın pek çok yerinde benzer hasarlara yol açabilirdi.

Önlenebilir Olanın Bedeli: Kaliteye Yapılmayan Yatırım

Deprem riski yüksek ülkelerde yapı güvenliği bir “olasılık” değil, temel bir varsayımdır. Japonya, Şili ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde binaların ayakta kalması bir mucize değil; sismik izolatörler ve enerji sönümleyiciler gibi bilimsel hesapların doğal sonucudur.

Türkiye’de ise yapı güvenliği, uzun yıllar boyunca bir “ekstra maliyet” kalemi olarak görüldü. Kalitesiz malzeme kullanımı ve imar aflarıyla yasallaştırılan riskli yapılar, doğa olayının bir toplumsal felakete dönüşmesine zemin hazırladı.

Batmış Maliyet Tuzağı: Enkaz Altında Kalan Akıl

İktisadi bir terim olan “Batmış Maliyet”, geçmişte harcanmış ve geri dönmesi mümkün olmayan kaynakları ifade eder. Rasyonel bir karar verici, geleceği kurgularken bu maliyetleri çöpe atmalıdır. Ancak bizde tersi oldu:

  • “Bu binalara zaten büyük paralar harcandı, yıkmak israf olur.”
  • “Güçlendirme yapmak çok pahalı, değmez.”

Geçmişteki hatalı yatırımları koruma refleksi, gelecekteki yaşamları riske attı. Güçlendirme maliyetini “yüksek” gören zihniyet, on binlerce hayatın bedeliyle karşılaştı. Aklın kendi kendini sabote etmesi tam olarak budur.

Alternatif Maliyet: Vazgeçilen Hayatlar

Her tercih, aslında bir vazgeçiştir.

  • Denetimden tasarruf ettiğinizde, güvenli yaşamdan vazgeçmiş olursunuz.
  • İmar affını tercih ettiğinizde, gelecek kuşakların yaşama hakkını feda edersiniz.

Bu nokta artık teknik bir tartışmanın ötesinde, saf bir ahlak ve sorumluluk meselesidir.

Üç Yıl Sonra: İlerleme ve Eksik Kalanlar

2026 itibarıyla Türkiye, tarihin en büyük seferberliklerinden birini yürüterek 455.000’e yakın kalıcı konutu hak sahiplerine teslim etti. Bu, milyarlarca dolarlık devasa bir emek. Ancak madalyonun diğer yüzünde, yaklaşık 360.000 kişi hâlâ geçici konteynerlerde hayata tutunmaya çalışıyor.

Daha da önemlisi, hesap verme ve denetim kültüründe köklü bir dönüşüm henüz tam olarak sağlanamadı. Yeniden inşa hızı övgüye değer olsa da, hesap verebilirlikteki yavaşlık gelecek riskleri diri tutuyor.

Güvenli Yapı İçin 5 Kritik Soru

Evinizin sadece “yeni” olması sizi korumaya yetmez. Şu 5 sorunun peşine düşün:

  1. Zemin Etüdü: Binanız hangi zemin sınıfında? Sıvılaşma riski sorgulandı mı?
  2. Taşıyıcı Sistem: Giriş katlardaki dükkanlar için kolon kesildi mi?
  3. Malzeme Kalitesi: Beton sınıfı standartlara uygun mu? Demirler nervürlü mü?
  4. Yapı Denetimi: Denetim süreci sahada gerçekten yapıldı mı?
  5. Mühendislik Hataları: Binada “yumuşak kat” veya “kısa kolon” kusuru var mı?

Son Söz: Yas Değil, Akıl ve Vicdan

Depremleri durduramayız ama ihmalleri önleyebiliriz. Geçmişte harcanan paralar geri gelmeyecek; ancak batmış maliyetlere takılıp kalmadan, geleceği koruyacak kararlar almak hâlâ mümkündür.

Unutmayalım: Deprem yıkar, ancak ihmaller öldürür. Üçüncü yılda kaydedilen ilerlemelere rağmen, dördüncü yılda aynı teşhisi yapmamak için kolektif bir vicdan muhasebesine ihtiyacımız var. “Yeniden inşa bir mühendislik meselesidir; adalet ise bir rejim meselesi.”


Kaynakça

Loading

Önceki
Back To Top