
Türkiye, Eylül 2026 itibarıyla kendisini yine tarihin en zarif ekonomik çelişkilerinden birinin ortasında buluyor.
Bir tarafta 6 Eylül 2026 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan 2027–2029 Orta Vadeli Program var. Program; büyümenin 2026 yılında yüzde 3,3 düzeyinden 2029 yılında yüzde 5’e yükselmesini, enflasyonun ise yüzde 28,4’ten yüzde 9’a gerilemesini öngörüyor. İşsizliğin ve bütçe açığının kademeli olarak iyileştirilmesi, bunun yanında yeşil ve dijital dönüşümün hızlandırılması, emisyon ticaret sisteminin geliştirilmesi, ulusal yeşil taksonominin oluşturulması ve sınırda karbon düzenlemelerine uyum gibi hedefler de aynı çerçevenin içine yerleştiriliyor.
Diğer tarafta ise 10 Eylül 2026 tarihinde politika faizini yüzde 37’de sabit tutan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası bulunuyor — yılın altıncı toplantısında, art arda beşinci kez değişikliğe gitmeden. Merkez Bankası, enflasyonun ana eğiliminde gerileme gözlendiğini belirtirken enerji fiyatları ve jeopolitik gelişmeler başta olmak üzere yukarı yönlü risklerin devam ettiğine dikkat çekiyor.
Böylece Türkiye’nin önündeki tablo biraz tuhaf, biraz ironik, ama son derece gerçek bir ekonomik denklem haline geliyor:
Enflasyonu düşürmek için pahalı para; büyümeyi sürdürmek için yatırım; yeşil dönüşümü gerçekleştirmek için ise daha fazla yatırım gerekiyor.
Yani ekonomi bir taraftan frene basarken diğer taraftan dönüşüm için gaza basmaya çalışıyor.
Tam da burada “yüksek faizli yeşil cennet” fikrinin imkânsız imkânı ortaya çıkıyor. Çünkü yeşil dönüşüm artık yalnızca çevre politikalarının konusu değil. Sermaye maliyetinin, yatırım kararlarının, nakit akışlarının, risk yönetiminin, şirket değerlemesinin ve dolayısıyla yönetim muhasebesinin konusu haline geliyor.
I. Dezenflasyonun paradoksu: Fiyat artışının yavaşlaması, maliyet baskısının ortadan kalkması değildir
Enflasyonun yüzde 28,4’ten yüzde 9’a doğru gerilemesi kuşkusuz önemli bir hedef. Ancak burada sıkça gözden kaçırılan bir ayrım var:
Dezenflasyon, fiyatların gerilemesi değildir; fiyat artış hızının yavaşlamasıdır.
Dolayısıyla enflasyon düşerken fiyat düzeyi yüksek kalabilir. İşletmeler açısından bunun anlamı şudur: Geçmiş dönemin maliyet artışları bilançolardan, yatırım kararlarından ve tüketici davranışlarından bir anda silinmez.
Üstelik yüksek faiz devam ettiği sürece işletmelerin yatırım kararları üzerinde başka bir baskı oluşur. Borçlanma maliyeti yükselir, sermayenin fırsat maliyeti artar ve özellikle uzun geri dönüş süresine sahip yatırımların cazibesi azalabilir. Yeşil yatırımların önemli bir bölümü ise tam da bu kategoriye girer: yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, elektrifikasyon, şebeke yatırımları, düşük karbonlu üretim teknolojileri ve dirençli tedarik zincirleri bugün kaynak gerektirirken ekonomik getirilerinin önemli bir kısmını gelecekte üretir.
Ancak bu baskı her şirket için aynı değildir. Sermaye piyasasına erişimi olan, TSRS kapsamına giren büyük ve halka açık şirketler için mesele finansman maliyeti ile raporlama disiplini arasındaki dengedir. KOBİ’ler için ise tablo tersine döner: raporlama yükü büyük ölçüde yoktur, fakat yüksek faiz ortamında yeşil dönüşüm kredisine erişim çok daha kısıtlıdır — teminat, kredi geçmişi ve ölçek sorunları bu segmentte finansman maliyetinden daha belirleyici hale gelir. Dolayısıyla “şirketler yatırım kararı veriyor” cümlesi, aslında iki farklı ekonomik gerçekliği tek çatı altında topluyor.
Dolayısıyla şirket yöneticisinin karşısındaki soru artık yalnızca “Bu yatırım kârlı mı?” değildir. Asıl soru şudur: “Bu yatırımın bugünkü finansman maliyeti ile gelecekte sağlayacağı ekonomik, çevresel ve stratejik değer arasındaki denge nedir?”
İşte yönetim muhasebesi tam bu noktada yeniden sahneye çıkıyor. Çünkü sürdürülebilirlik artık raporun sonundaki bir sosyal sorumluluk paragrafı değil; yatırım kararının içine girmiş bir maliyet ve değer unsurudur.
II. COP31: Vitrinden uygulamaya, söylemden ölçülebilir sonuca
Bu ekonomik gerilim, Kasım ayında Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 ile uluslararası bir platforma taşınacak.
Türkiye’nin COP31 Başkanlığı kapsamında temiz enerji, elektrifikasyon, sıfır atık, metan azaltımı, dirençli şehirler, yeşil sanayileşme ve iklim eyleminin uygulanabilirliğine ilişkin başlıkları öne çıkarması, OVP’de ortaya konulan yeşil dönüşüm hedefleriyle de örtüşüyor.
Ancak COP31’in Türkiye açısından asıl önemi yalnızca “ev sahibi ülke” olmanın görünürlüğü değildir. Asıl mesele, verilen iklim taahhütlerinin ölçülebilir, doğrulanabilir ve yatırım yapılabilir projelere dönüşüp dönüşemeyeceğidir.
Burada COP31 Başkanlığı’nın öne çıkardığı “Climate Implementation Bridge” (BRIDGE) girişimi önem kazanıyor. Bunu yeni ve doğrudan bir finansman fonu gibi değerlendirmek doğru olmaz; UNDP’nin uygulama ortağı olarak görevlendirildiği bu mekanizma, daha çok ülkelerin iklim önceliklerini finansmana hazır, yatırılabilir proje portföylerine dönüştürmesine destek olmayı amaçlayan bir uygulama köprüsüdür.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü dünyaya sürdürülebilirlik anlatmak başka, sürdürülebilirliği yatırımcı açısından bankable — yani finansmana erişebilecek kadar açık, ölçülebilir ve riskleri anlaşılabilir — projelere dönüştürmek başka bir şeydir.
Zaten COP31 öncesinde yayımlanan bazı analizler de benzer bir uyarıda bulunuyor: iklim girişimlerinin başarısı taahhüt sayısıyla değil, ölçülebilir hedef, finansman kaynağı, uygulama sorumluluğu, kamuoyu izlemesi ve doğrulanabilir sonuç gibi somut kriterlerle değerlendirilmelidir. Türkiye’nin önündeki sınav da tam burada başlıyor: şirketler artık yalnızca “yeşiliz” demekle yetinemeyecek; ne kadar emisyon azalttığını, hangi yatırımı yaptığını, bu yatırımın finansmanını nasıl sağladığını ve iklim riskinin gelecekteki nakit akışlarına nasıl yansıyacağını göstermek zorunda kalacak.
Kısacası: Yeşil söylem ucuz olabilir; yeşil dönüşüm değildir. Ve yüksek faiz ortamında bu dönüşümün maliyeti daha da görünür hale gelir.
III. Sürdürülebilir değer: ESG etiketinden ekonomik gerçekliğe
Yüksek faiz ve hâlâ yüksek enflasyon ortamında sermaye daha seçici hale geliyor. Yatırımcı yalnızca büyüme potansiyeline değil, bu büyümenin hangi risklerle birlikte geldiğine de bakıyor. Bir şirketin düşük karbonlu üretim kapasitesi, enerji verimliliği, tedarik zincirinin dayanıklılığı, iklim risklerine hazırlığı ve yeşil finansmana erişim kapasitesi zaman içinde yatırım kararlarında daha fazla önem kazanabilir.
Fakat burada dikkatli olmak gerekir. TSRS’ye uyum sağlamak otomatik olarak borsa primine, daha düşük sermaye maliyetine veya daha yüksek şirket değerine yol açmaz. Çünkü sürdürülebilirlik raporlamasının asıl işlevlerinden biri, şirketin daha önce görünmeyen risklerini görünür hale getirmektir. Bu noktada bir ayrım da faydalı olur: TSRS 1 genel sürdürülebilirlik açıklamalarını, TSRS 2 ise özel olarak iklimle ilgili risk ve fırsatları düzenler — IFRS S1 ve S2’nin Türkiye uyarlamasıdır. Yani “TSRS’ye uyum” tek bir standart değil, biri genel diğeri iklim-odaklı iki farklı açıklama yükümlülüğünü ifade eder.
Ve bazen şeffaflık değeri artırır, bazen azaltır — çünkü yatırımcı, şirketin iklim riskinin gerçekten yüksek olduğunu ilk kez rapordan öğrenebilir. İşte sürdürülebilirlik raporlamasının en ilginç paradoksu burada ortaya çıkar: Şeffaflık her zaman iyi haber üretmez; fakat iyi karar üretmek için kötü haberi de görünür kılmak zorundadır.
Bu nedenle TSRS’nin değer yaratma potansiyelini “prim üretir” şeklinde mekanik bir sonuç olarak değil, bilgi asimetrisini azaltan ve sermaye sağlayıcıların şirket riskini daha sağlıklı değerlendirmesine imkân veren bir bilgi altyapısı olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Aynı şekilde yeşil taksonomi uyumu da tek başına şirket değerini yükselten sihirli bir etiket değildir. Değer, ancak gerçek ekonomik performans, risk yönetimi, nakit akışı dayanıklılığı ve yatırımcı güveniyle desteklendiğinde ortaya çıkar.
Kısacası: Yeşil olmak yetmez; yeşil değer yaratmak gerekir.
IV. Muhasebenin iki dünyası — ve üçüncü değer alanı
Şirketin ekonomik hayatı tek bir muhasebe gerçekliğinden ibaret değildir. Bir tarafta yatırımcıların, kreditörlerin ve diğer finansal bilgi kullanıcılarının ekonomik kararlarını desteklemeyi amaçlayan TMS/TFRS ve TSRS çerçevesi vardır. Diğer tarafta vergi matrahının belirlenmesi ve yasal kayıt düzeninin gerekleri doğrultusunda şekillenen VUK ve TDHP vardır.
Bu iki sistemin farklı amaçlara sahip olması, aynı ekonomik olayın farklı ölçüm, sınıflandırma, değerleme ve zamanlama sonuçları doğurmasına yol açabilir. Yeşil yatırım da bu farklılığın dışında değildir: bir yatırım finansal raporlama açısından gelecekteki ekonomik faydaları, değer düşüklüğü riskleri ve nakit akışları üzerinden değerlendirilirken; vergi açısından amortisman, indirilebilir giderler ve vergi etkileri üzerinden farklı sonuçlar doğurabilir.
Dolayısıyla şirket açısından üç farklı değer alanı giderek daha fazla önem kazanmaktadır: muhasebe değeri, vergi değeri ve sürdürülebilir piyasa değeri.
Bunlar birbirinin alternatifi değildir; şirket yönetiminin aynı ekonomik olayın bu üç alandaki sonuçlarını birlikte görebilmesi gerekir. Bu, aslında ekonomik gerçekliğin tek bir sayıyla değil, farklı raporlama rejimlerinin seçtiği görünürlük katmanlarıyla temsil edildiği fikrinin — yani muhasebenin seçici görünürlük işlevinin — sürdürülebilirlik alanındaki somut yansımasıdır: aynı yatırım, hangi çerçeveden bakıldığına göre farklı bir “gerçeklik” üretir; hiçbiri yanlış değildir, hepsi kısmidir.
İşte burada yönetim muhasebesinin geleneksel rolü yeniden önem kazanıyor. Yönetim muhasebesi yalnızca “maliyet ne kadar?” sorusunu sormamalıdır. Artık şu soruları da sormalıdır:
- Bu maliyet hangi riski taşıyor?
- Bu yatırım hangi gelecekteki nakit akışını koruyor?
- Karbon maliyeti gelecekte ne kadar olabilir?
- İklim riski varlığın değerini etkileyebilir mi?
- Finansman maliyeti yatırım kararını nasıl değiştiriyor?
- Vergisel avantaj ile ekonomik değer yaratımı aynı yönde mi ilerliyor?
- Ve en önemlisi: Bugün tasarruf edilen maliyet, yarın daha büyük bir risk maliyeti yaratıyor olabilir mi?
İşte sürdürülebilir yönetim muhasebesi tam burada başlıyor.
V. Yeşil dönüşümün gerçek maliyeti: Bugünün faizi mi, yarının karbon faturası mı?
Enerji sektörü bu denklemin en görünür alanlarından biri. Sermaye yoğun yatırımlar yüksek finansman maliyetine karşı daha hassastır. Yenilenebilir enerji kapasitesinin artırılması, elektrifikasyon, enerji verimliliği, şebeke modernizasyonu ve düşük karbonlu üretim teknolojileri önemli miktarda başlangıç sermayesi gerektirir.
Ancak burada yalnızca bugünkü faiz oranına bakmak da eksik olur. Çünkü yatırım kararının karşısında başka bir maliyet daha vardır: dönüşümü ertelemenin maliyeti.
Bugün yapılmayan bir enerji verimliliği yatırımı, gelecekte daha yüksek enerji maliyetleri anlamına gelebilir. Bugün yenilenmeyen bir üretim teknolojisi, gelecekte daha yüksek karbon maliyeti ve geçiş riski yaratabilir. Bugün kurulmamış bir dirençli tedarik zinciri, yarın iklim kaynaklı kesintiler karşısında çok daha pahalı hale gelebilir.
Dolayısıyla yeşil dönüşümün maliyeti yalnızca yatırım için bugün ödenen faiz değildir; ertelenen dönüşümün yarın yaratacağı karbon, finansman, operasyon ve değerleme maliyetidir. Bu nedenle şirketlerin yalnızca yatırımın bugünkü maliyetini değil, yatırımın yapılmaması durumunda ortaya çıkabilecek gelecekteki maliyetleri de dikkate alması gerekir.
Yönetim muhasebesinin sürdürülebilirlik çağındaki yeni sorumluluğu tam da budur: Görünür maliyet ile görünmeyen maliyet arasındaki farkı ortaya çıkarmak.
VI. Sonuç: Sürdürülebilirliğin romantizmi bitti, muhasebesi başladı
Türkiye’nin 2026–2029 dönemindeki ekonomik hikâyesi yalnızca büyüme, enflasyon ve faiz üzerinden okunamaz. OVP’nin dezenflasyon hedefleri, yüksek sermaye maliyeti, yeşil dönüşüm yatırımları, COP31’in uygulama gündemi, TSRS’nin yaygınlaşması ve TFRS–VUK farklılıkları aynı ekonomik gerçekliğin farklı yüzleridir.
Sürdürülebilirlik artık şirketlerin yıllık raporlarında yer alan güzel cümlelerden ibaret değildir; yatırım kararına, maliyete, nakit akışına, riske, vergiye, finansmana ve şirket değerine dokunmaktadır. Ancak burada romantik bir yeşil hikâyeye ihtiyaç yok. Çünkü sürdürülebilirlik, yalnızca “iyi olanı yapmak” meselesi değildir; aynı zamanda hangi maliyetin bugün görünür, hangisinin yarın görünmez hale geleceğini hesaplama meselesidir.
Yüksek faiz ortamında dönüşümü gerçekleştirmek pahalı olabilir. Fakat dönüşümü sürekli ertelemek daha pahalı olabilir. Dezenflasyon ekonomiye nefes aldırabilir; fakat tek başına yatırımın, verimliliğin ve sürdürülebilir değerin sorunlarını çözmez. COP31 Türkiye’ye küresel bir vitrin sunabilir; fakat vitrin ürünün kendisi değildir. TSRS şirketlerin risklerini daha görünür hale getirebilir; fakat görünürlük tek başına değer yaratmaz.
Sonuçta Türkiye’nin önündeki asıl mesele belki de şudur: Yüksek faizle dezenflasyon sağlarken yatırımı, yeşil dönüşümü hızlandırırken sermaye maliyetini, iklim riskini raporlarken şirket değerini nasıl koruyacağız — ve bugünün maliyetini azaltırken yarının maliyetini büyütmemeyi nasıl başaracağız?
İşte sürdürülebilir değerin gerçek sınavı burada başlıyor. Çünkü artık sürdürülebilirlik bir “ekstra” değil; bilançonun dışında başlayan ama sonunda bilançoya, nakit akışına, sermaye maliyetine ve şirket değerine kadar ulaşan ekonomik bir gerçekliktir.
Bu nedenle Türkiye’nin yeşil dönüşüm hikâyesinin bundan sonraki bölümü yalnızca çevrecilerin, ekonomistlerin, finansçıların ya da politika yapıcıların hikâyesi olmayacaktır. Muhasebenin de hikâyesidir.
Ve belki de meselenin en ironik tarafı şudur: Dünyayı kurtarmaya çalışırken önce maliyetini hesaplamak zorundayız. Çünkü muhasebe, sonunda bütün romantizmin önüne aynı soruyu koyar:
“Peki bunun ekonomik karşılığı nedir?”
Yapay Zekâ Kullanım Beyanı
Bu çalışmanın hazırlanması sürecinde üretken yapay zekâ araçlarından metnin dilsel akıcılığının geliştirilmesi, yapısının gözden geçirilmesi, tekrarların ayıklanması, eleştirel değerlendirme ve editoryal iyileştirme amacıyla yararlanılmıştır. Revizyon sürecinde ayrıca metnin iç tutarlılığı, argümanlar arası tekrarların giderilmesi ve kavramsal netliğin geliştirilmesi için yapay zekâ desteğinden yararlanılmıştır.
Çalışmanın araştırma sorusu, temel kavramsal yaklaşımı, teorik çerçevesi, yorumları ve bilimsel sorumluluğu yazara aittir. Yapay zekâ araçları çalışmanın epistemik sorumluluğunu üstlenen bağımsız bir yazar veya araştırmacı olarak kullanılmamıştır. Nihai metin, kaynakların ve bilimsel iddiaların doğruluğu bakımından yazar tarafından gözden geçirilmiş ve onaylanmıştır.geçirilmiş ve onaylanmıştır.
Kaynakça
Resmî Gazete. (2026, 6 Eylül). 2027-2029 Dönemi Orta Vadeli Program (Sayı: 33362, 1. Mükerrer). T.C. Cumhurbaşkanlığı.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı. (2026, 6 Eylül). Orta Vadeli Program (2027-2029). https://www.sbb.gov.tr/orta-vadeli-program-2027-2029-aciklandi/ (Tam metin: https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2026/09/Orta-Vadeli-Program-2027-2029.pdf)
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası. (2026, 10 Eylül). Faiz oranlarına ilişkin basın duyurusu. PPK Toplantı Kararları. https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/PPK/PPK+Toplanti+Kararlari
COP31 Türkiye. (2026). COP31 Türkiye Antalya 2026 UN Climate Change Conference [Resmî site]. https://cop31.tr/
IISD SDG Knowledge Hub. (2026, Ağustos). COP 31 Presidency outlines priority themes, key moments on road to Antalya. https://sdg.iisd.org/news/cop-31-presidency-outlines-priority-themes-key-moments-on-road-to-antalya/
Eco-Business. (2026, Ağustos). COP31 action plan introduces initiative to turn climate pledges into investable projects. https://www.eco-business.com/news/cop31-action-plan-introduces-initiative-to-turn-climate-pledges-into-investable-projects/
BBVA Research. (2026, 8 Eylül). COP31 in Türkiye must turn climate commitments into concrete, verifiable action. BBVA. https://www.bbva.com/en/sustainability/bbva-research-cop31-in-turkiye-must-turn-climate-commitments-into-concrete-verifiable-action/
Kaynak notu: OVP 2027–2029 hedefleri (6 Eylül 2026, Resmî Gazete); TCMB PPK kararı (10 Eylül 2026); COP31 Climate Implementation Bridge / BRIDGE girişimi (COP31 Başkanlığı üçüncü mektubu, 25 Ağustos 2026; UNDP uygulama ortaklığı).
![]()
