Skip to content

HERMES TRİSMEGİSTOS’UN YOLUNDA

Gerçek Değer mi, Değerlendirilmiş Gerçek mi?

İki Defter, Bir Önyargı ve Henüz Yazılmamış Üçüncü Defter

Genç adam masaya yorgun bir şekilde oturur.

“Bir yanda vergi ve yasal kayıt düzeninin gerektirdiği VUK ve TDHP; öte yanda ekonomik olayları ve finansal durumu daha kapsamlı göstermeyi amaçlayan TMS/TFRS…

Aynı işletmeye bakıyorum ama sanki iki farklı gözlük kullanıyorum.

Biri kayıtlı geçmişe, vergiye ve yasal yükümlülüklere bakıyor; diğeri ölçüm esaslarına, geleceğe ilişkin beklentilere ve işletmenin değer yaratma kapasitesine.

Hangisi gerçek değeri gösteriyor?”

Filozof gülümser.

“İkisini birbirine rakip yaptığın için yoruluyorsun.

VUK başka bir soruya cevap verir; finansal raporlama başka bir soruya.

Biri vergiye ve yasal yükümlülüklere esas olacak kayıt ve ölçüm düzenini belirler.

Diğeri ekonomik olayların ve işletmenin finansal durumunun finansal tablolarda nasıl temsil edileceğini amaçlar.

Sorun, bunlardan birinin bütün hakikati anlattığını sanmaktır.”

Genç adam başını kaldırır.

Söylemesi kolay.Teoride böyle. Ama uygulamada mesele o kadar basit değil. Rakamların karşısına geçtiğinizde bu ayrım o kadar kolay korunmuyor.

Geçen hafta bir dosyada gerçeğe uygun değeri kendim hesapladım — üçüncü seviye, piyasada doğrudan gözlemlenebilir bir fiyatı olmayan bir ölçüm.

Yönetim bana beklenen nakit akışlarını verdi. Ben iskonto ettim, varsayımları modele yerleştirdim.

Sonra o rakama ‘gerçeğe uygun değer’ dedik.

Oysa o rakam da en az tarihi maliyet kadar bir kurgu.

Belki daha fazla.

Çünkü tarihi maliyetin en azından bir faturası, sözleşmesi, ödeme izi var; benim rakamımın tanığı büyük ölçüde varsayımlarım.

Siz TMS/TFRS’yi geleceğe bakan, VUK’u geçmişe hapsolmuş gösteriyorsunuz.

Ama ikisi de birer ölçüm tercihi.”

Filozof bir an duraksar.

Filozof bir an susar. Çünkü genç adamın itirazı, yalnızca cevabı değil, sorunun kendisini de yeniden düşünmeyi gerektirmiştir.

“Haklısın.

TFRS’nin her ölçümü gerçeğe uygun değere dayanmaz. Gerçeğe uygun değer de, gözlemlenebilir girdilerin sınırlı olduğu üçüncü seviyede, önemli ölçüde model ve varsayımlara dayanabilir.

Ama buradan ‘her şey kurgudur’ sonucu çıkmaz.

Bir ölçümün belirli yöntem, veri ve varsayımlar üzerinden oluşturulmuş olması, onun keyfî olduğu anlamına gelmez.

Tarihi maliyetin arkasında işlem belgesi olabilir. Piyasa temelli ölçümlerde gözlemlenebilir veriler kullanılabilir. Model temelli ölçümlerde ise yöntem, veri ve varsayımlar sorgulanabilir.

Asıl soru ‘gerçek mi, kurgu mu?’ değildir.

Hangi ölçüm hangi kanıta dayanıyor ve ne kadar belirsizlik taşıyor?

Mesele burada başlar.”

Genç adam artık rakamın doğruluğunu değil, o doğruluğun hangi ölçüm dünyasında anlam kazandığını sorgular. ve

“O zaman itirafınız beni daha da tedirgin ediyor.

İkisi de gerçekliğin yalnızca bir bölümünü görünür kılıyorsa, bilanço dediğimiz şey nedir?

Üzerinde anlaşılmış bir anlatı mı?

Yoksa kurallarla sınırlandırılmış bir tahminler bütünü mü?

Bu bir nihilizm değil mi?”

“Hayır,” der filozof, bu kez yavaşça.

“Ama haklı bir korku.

Nihilizm ‘hiçbir şey bilinemez’ der.

Muhasebenin sorunu farklıdır:

Bir şeyi bilebiliriz; fakat bildiğimiz şeyin sınırını da bilmek zorundayız.

Bir harita düşün.

Harita gerçeğin kendisi değildir.

Ama bu, onun işe yaramadığı anlamına gelmez.

Yeter ki haritaya bakarak dağa dokunduğunu sanma.

Finansal tablo da işletmenin kendisi değil; belirli kurallar, ölçüm esasları ve varsayımlar altında üretilmiş bir temsildir.

Onu küçümsemek kadar mutlaklaştırmak da hatadır.”

Kısa bir sessizlik olur.

Filozof masadaki iki deftere bakar.

Sonra sanki daha eski bir hikâyeyi hatırlamış gibi konuşur:

“Belki de mesele yalnızca iki defterden ibaret değildir.

Bir de yol vardır.

Hermes’in yolu.

Ama burada küçük bir ayrım yapmak gerekir.

Atina’daki Ermou Caddesi, modern kentin ticaret ve alışveriş hayatının görünür yollarından biridir. Orada fiyat, satın alma ve değiş tokuş gündelik hayatın parçasıdır.

Hermes Trismegistos ise tarihsel olarak tek bir filozofun yaşam öyküsünden çok, Yunan Hermes’i ile Mısır’ın Thoth figürünün birleşiminden doğan ve farklı dönemlerde şekillenen hermetik gelenekle ilişkilendirilen efsanevi bir bilge figürüdür.

Dolayısıyla Ermou ile Hermes Trismegistos arasında tarihsel bir bağ kurmuyoruz.

Sadece iki farklı sembolü yan yana getiriyoruz.

Biri bize fiyatı ve değiş tokuşu hatırlatıyor.

Diğeri ise bilgi, anlam ve hikmet arayışını.

Bu nedenle burada ‘Hermes’in yolu’ tarihsel bir terim değil; bizim kurduğumuz felsefi bir metafordur.

Ermou’nun yolu fiyatın yoludur.

Hermetik yol ise anlamın.

Ve ikisi tek bir soruda buluşur:

Bir şeyin fiyatını bilmek, onun değerini bilmek midir?

Genç adam şüpheci bir gülümsemeyle karşılık verir.

“Ama bu ‘hikmet yolu’ dediğiniz şey de bir illüzyon olamaz mı?

Belki de rakamın veremediği rahatlığı başka kelimelerle dolduruyoruzdur:

Hikmet.

Sürdürülebilirlik.

Anlam.

Değer.

Gerçeğe uygun değerin modele dayanması gibi, hikmet söylemi de retoriğe dayanıyor olabilir.

Bundan nasıl emin olacağım?”

Filozof bu kez itiraz etmez.

“Emin olamazsın.

Ve belki de mesele tam olarak budur.

Az önce bana modelin verdiği rakama güvenmek yerine onun kurgusunu sorguladın.

Şimdi aynı şüpheyi ‘hikmet’ kelimesine yöneltiyorsun.

Doğru yapıyorsun.

Muhasebecinin cesareti yalnızca sisteme itiraz etmek değildir.

Gerektiğinde kendi kurduğu açıklamaya da itiraz edebilmektir.

“Peki bu şüpheyi nereye kadar taşıyacağım?

Sonsuza kadar sorgularsam hiçbir karar veremem.”

“Şüpheyi nihilizme değil, yönteme çevireceksin.

Çünkü asıl mesele hâlâ açıklanmadı.

Bir ölçüm sistemi yalnızca görünür olanı göstermez.

Neyi görünür kılabileceğini de belirler.

Çift taraflı kayıt ve parasal ölçüm, ekonomik olayların belirli yönlerini görünür kılar.

İnsan sermayesi, kurumsal güven, ekosistem üzerindeki yük gibi unsurlar ise aynı kolaylıkla parasal ölçüye dönüşmez.

Gerçek olmadıkları için değil;

aynı ölçüm diline kolayca çevrilemedikleri için.

Buna ölçülebilirlik önyargısı diyebiliriz:

Sistem ölçebildiğini daha görünür kılar; ölçemediğini ise çoğu zaman sessizleştirir.

Oysa ölçülememek, gerçek olmamak demek değildir.”

Genç adam defterin kenarına yazar:

“Ölçülen şey ile gerçek olan aynı şey değildir — çünkü sistem, ölçemediğini görmez.”

Filozof notu görür.

“İşte bunu sakla.

Çünkü burada muhasebenin en sessiz, ama en derin meselesine dokundun.

Bir şeyin ölçülememesi, onun gerçek olmadığı anlamına gelmez; yalnızca kullandığımız ölçüm sisteminin onu görünür kılamadığını gösterir.

Muhasebe rakamları kaydettiğini düşünürüz. Oysa daha önce gerçekleşmiş bir seçim vardır: Neyi rakama dönüştürebileceğiz?

Parasal karşılığı olanı daha kolay görürüz. İşleme dönüşeni kaydederiz. Belgelendirilebileni doğrularız. Ölçülebileni karşılaştırırız.

Fakat insanın kuruma duyduğu güveni hangi hesaba yazacağız?

Bir çalışanın yıllar içinde biriktirdiği deneyimi hangi belgeyle ölçeceğiz?

Bir şirketin toplum nezdindeki itibarındaki aşınmayı hangi fişe kaydedeceğiz?

Bir ormanın henüz kesilmemiş olması nedeniyle bilançoda görünmeyen gelecekteki değerini hangi hesapta göstereceğiz?

Bir müşterinin bugün satın almadığı için henüz gerçekleşmemiş güven kaybını hangi dönemin zararı sayacağız?

İşte burada muhasebenin sınırı ile gerçekliğin sınırı birbirinden ayrılır.

Defterde görünmeyen her şey yok değildir. Bazen yalnızca defterin dili ona ulaşamıyordur.

Daha da önemlisi, ölçüm sistemi yalnızca dışarıda kalanları belirlemez; içeride kalanların önemini de belirler. Ölçebildiğimiz şeyi tekrar tekrar ölçtükçe, onu daha önemli sanmaya başlayabiliriz. Rakamın kesinliği, gerçeğin kesinliğiyle karışabilir.

Bir işletmenin kârını iki ondalık basamakla gösterebiliriz. Ama o kârın hangi ölçülmemiş maliyetler pahasına oluştuğunu aynı kesinlikle söyleyemeyebiliriz.

İşte ölçülebilirlik önyargısı burada başlar:

Ölçülebilen, yönetilebilir görünür; ölçülemeyen, kararın dışına itilir.

Sonra daha tehlikeli bir şey olur.

Kararların dışında kalan şeyler zamanla önemsizleşir.

Önemsizleşen şeyler raporlanmaz.

Raporlanmayan şeyler unutulur.

Ve sonunda unutulan şeyler, sanki hiç var olmamış gibi davranılan gerçekliklere dönüşür.

Muhasebenin tarihindeki bazı kör noktalar tam da böyle oluşur.

Yanlış hesaplandıkları için değil;

hiç hesaba girmedikleri için.

Genç adam kalemi elinde tutarken durur.

“Yani muhasebenin kör noktası bazen yanlış rakam değil…”

Filozof sözünü tamamlar:

Hiç rakam haline gelmemiş gerçektir.

Ama burada da dikkatli olmalıyız.

Her şeyi ölçülebilir hale getirmek çözüm değildir. Çünkü ölçmeye başladığımız anda, ölçümün kendisi yeni bir indirgeme yaratabilir.

İnsan sermayesini tek bir rakama indirgersen insanı kaybedebilirsin.

Doğal sermayeyi bir parasal değere indirgersen doğanın anlamını kaybedebilirsin.

Kurumsal itibarı bir endekse indirgersen güvenin kendisini gözden kaçırabilirsin.

Bu yüzden mesele yalnızca ‘Daha fazlasını nasıl ölçeriz?’ sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

‘Bir şeyi ölçerken, ölçünün dışında ne bıraktığımızı nasıl fark ederiz?’

İşte gerçek muhasebe felsefesi burada başlar.

Çünkü muhasebenin olgunluğu, her şeyi rakama çevirebilmesinde değil;

rakamın temsil gücünün nerede sona erdiğini bilebilmesindedir.

Genç adam defterine bir satır daha ekler:

“Muhasebe yalnızca görünür olanı kaydetmez; görünür olanın sınırlarını da belirler.”

Filozof başını kaldırır.

“Şimdi oldu.

Çünkü artık yalnızca rakamı sorgulamıyorsun.

Rakamın dünyayı nasıl gördüğünü sorguluyorsun.

Çünkü muhasebe tarihindeki birçok hata yanlış hesaplamadan değil, doğru hesaplanan şeyin yanlış sorunun cevabı olmasından doğmuştur.

Bazen sorun rakamda değildir.

Sorudadır.

Genç adam başını kaldırır.

“Yani yanlış soruya verilen doğru cevap da tehlikeli.”

“Bazen yanlış cevaptan daha tehlikeli.

Çünkü yanlış olduğunu fark etmezsin.”

Kısa bir sessizlik olur.

Genç adam yeniden sorar:

“O halde tarihi maliyet ile gerçeğe uygun değer arasındaki tartışma, düşündüğümden daha küçük bir tartışma.”

“Evet.

Bu, daha büyük bir sorunun yalnızca bir yüzüdür:

İşletmenin ekonomik gerçekliğini hangi ölçüde, hangi zaman ufkunda ve hangi sermaye biçimlerini dikkate alarak temsil ediyoruz?

Tarihi maliyet gerçekleşmiş işlemlerin izine güçlü biçimde tutunabilir.

Gerçeğe uygun değer bazı durumlarda bugünkü piyasa koşullarını veya piyasa katılımcılarının varsayımlarını daha fazla yansıtabilir.

Fakat hiçbir ölçüm esası tek başına işletmenin bütün ekonomik hikâyesi değildir.

Biri geçmişin izine daha sıkı tutunabilir.

Diğeri bugünün ve geleceğin varsayımlarına daha fazla yaklaşabilir.

Ama ikisi de kendi ölçüm sınırlarının içindedir.

Bir ölçüm yönteminin güçlü olduğu yer, bazen aynı zamanda onun sınırının başladığı yerdir.

Genç adam derin bir nefes alır.

“O zaman çözüm nedir?

Dördüncü bir defter mi?”

Filozof gülümser.

“Belki de önce üçüncü defteri yazmayı öğrenmeliyiz.”

“Üçüncü defter neyi yazacak?”

“İşte mesele burada.

Üçüncü defter yeni bir hakikat iddiasıyla başlamamalı.

‘Artık gerçek değeri bulduk’ dememeli.

Çünkü insan sermayesini, doğal sermayeyi, sosyal ilişkileri, entelektüel birikimi veya kurumsal güveni de sayılara döktüğümüz anda aynı tehlikeyle karşılaşabiliriz:

Varsayımı kesinlik gibi sunmak.

Bugün üçüncü seviye gerçeğe uygun değerde gördüğümüz sorun, yarın sürdürülebilir değer ölçümlerinin başka bir biçiminde karşımıza çıkabilir.

Bu yüzden üçüncü defterin ilk ilkesi şu olmalı:

Sonucu göstermek kadar, sonucun nasıl üretildiğini göstermek.

İkinci ilkesi:

Varsayımı görünür kılmak.

Üçüncüsü:

Belirsizliği saklamamak.

Ve belki en önemlisi:

Kendi ölçümünü de sorgulanabilir bırakmak.

Genç adam susar.

“Yani üçüncü defter, diğerlerinden daha ‘gerçek’ olduğunu ilan etmeyecek.”

“Etmemeli.

Çünkü aksi halde yalnızca yeni bir dogma üretmiş oluruz.

Üçüncü defterin erdemi, daha fazla şeyi sayması değil;

kendi sınırlarını da kayda geçirmesi olmalı.”

“Ölçümün itirafı…”

Filozof başını sallar.

“Evet.

Belki üçüncü defterin en önemli satırı rakamın kendisi değil:

‘Bu rakam şu varsayımlar altında, şu kapsamda ve şu belirsizlikle üretilmiştir.’

Çünkü şeffaflık yalnızca sonucu göstermek değildir.

Sonucun hangi yoldan geldiğini de göstermektir.

Genç adam uzun süre susar.

Sonra konuşur:

“Yani benim işim yalnızca doğru rakamı bulmak değil.

Hangi gerçeğin rakama dönüştüğünü, hangisinin ölçüm alanının dışında kaldığını görebilmek.

Ve her yeni defterin de kendi kör noktalarını üretebileceğini unutmamak.”

Filozof bu kez hemen cevap vermez.

Sonra hafifçe gülümser.

“Tam olarak bu değil.”

Genç adam şaşırır.

“Değil mi?”

“Ya da…

Tam olarak bu, ama eksik.

Çünkü sen şimdi bu cümleye de güveniyorsun.

Belki üçüncü defterin gerçek sınavı hiç kapanmayacak.

Her yeni cevap, kendi üzerine yeni bir şüpheyi davet etmek zorunda.

Belki hakikate yaklaşmak, sonunda doğru cevabı bulmak değil;

yanlış bir kesinliğe ne kadar erken itiraz edebildiğimizi bilmektir.

Genç adam cevap vermez.

Belki de vermemesi gerekir.

ÜÇ DEFTERİN ARASINDA(*)

Masada iki defter kalır.

Biri geçmişte gerçekleşmiş işlemlerin izini taşır.

Diğeri ekonomik olayları farklı ölçüm esasları ve bazı durumlarda geleceğe ilişkin beklentiler üzerinden görünür kılar.

Aralarındaki boşlukta ise henüz yazılmamış bir üçüncü defter vardır.

Bu defter insanın, toplumun, doğanın, bilginin ve kurumsal güvenin değer yaratmadaki payını daha geniş bir çerçevede düşünmeye çalışacaktır.

Ama onun da bir tehlikesi vardır:

Kapsam genişledikçe hakikat otomatik olarak büyümez.

Daha fazla gösterge, daha fazla hakikat değildir.

Daha fazla rakam, daha fazla gerçeklik değildir.

Daha karmaşık bir model, daha doğru bir dünya anlamına gelmez.

Hatta bazen tam tersi olur:

Rakam çoğaldıkça hakikat daha iyi görünmek yerine daha iyi gizlenebilir.

İşte sürdürülebilir değer arayışının en zor sınavı budur.

Finansal sermayeyi görmek yetmez.

İnsan sermayesini de görmek gerekir.

Doğal sermayeyi görmek gerekir.

Sosyal ilişkileri, entelektüel birikimi ve kurumsal güveni görmek gerekir.

Ama bunları ölçmeye başladığımız anda yeni bir yanılsama üretme ihtimalimizi de görmemiz gerekir.

Çünkü:

Ölçemediğimizi yok saymak kadar, ölçtüğümüzü bütünüyle gerçek sanmak da tehlikelidir.

Belki muhasebenin geleceği yeni bir defter açmakta değildir.

Belki asıl mesele, her defterin hangi soruyu cevapladığını, hangi varsayımla konuştuğunu ve hangi soruyu susturduğunu söyleyebilmesidir.

Çünkü:

Bazen bilanço dengededir, işletme değildir.

Bazen kâr vardır, değer yoktur.

Bazen büyüme vardır, fakat büyümenin bedeli görünmez.

Bazen fiyat vardır, ama değer yoktur.

Bazen değer vardır, ama fiyat yoktur.

Ve bazen en tehlikeli rakam,

en kesin görünen rakamdır.

Hermes’in yolu belki de tam burada yeniden başlar:

Fiyattan değere.

Değerden anlama.

Anlamdan hikmete.

Fakat yolun sonunda soru yine aynı yerde durur.

Bu kez filozofun değil,

muhasebecinin önünde.

Gerçek değer mi, değerlendirilmiş gerçek?

Belki bu sorunun erdemi kesin bir cevaba sahip olması değildir.

Belki asıl erdem, cevabı rakamın içine gömmeden soruyu rakamın yanında canlı tutabilmektir.

Çünkü muhasebenin en büyük yanılgısı, her şeyi hesaplayabileceğini sanmasıdır.

En büyük erdemi ise hesaplayamadığı şeylerin de var olduğunu kabul etmesidir.

Ve belki hakikat tam burada başlar:

Yalnızca rakamın ne söylediğine değil, neyi söyleyemediğine;

hatta söyleyemediğini söylemeye kalktığında hangi varsayımlara yaslandığına bakabilmek.

İşte belki Hermes’in yolunda yürümek budur:

Fiyatı görmek ama değeri aramak.

Değeri ölçmek ama ölçümü sorgulamak.

Hikmeti aramak ama hikmet iddiasından bile kuşkulanmak.

Ve sonunda, iki defterin arasındaki o sessiz boşlukta,

hakikatin henüz yazılmamış olduğunu kabul etmek.


Not:(*) Buradaki “birinci defter”, “ikinci defter” ve “üçüncü defter” ifadeleri gerçek anlamda muhasebe defterlerini değil, farklı bilgi ve ölçüm amaçlarını birbirinden ayırmak için kullanılan kavramsal metaforlardır. “Birinci defter” VUK ve TDHP çerçevesindeki vergi ve yasal kayıt düzenini; “ikinci defter” TMS/TFRS çerçevesindeki finansal raporlama ve ölçüm yaklaşımını; “üçüncü defter” ise insan, doğal, sosyal ve entelektüel sermaye gibi unsurları ve uzun vadeli değer yaratımını daha bütüncül biçimde görünür kılmaya yönelik henüz tamamlanmamış bir düşünsel alanı ifade eder. Üçüncü defter, mevcut bir muhasebe standardı veya kabul edilmiş bir raporlama sistemi değildir; aksine, mevcut ölçüm sistemlerinin sınırlarını sorgulayan kavramsal bir öneridir. Bu nedenle onun “daha gerçek” olduğu değil, daha geniş bir soru alanı açtığı ileri sürülmektedir.

Birinci defter

VUK + TDHP

→ vergi/yasal kayıt mantığı
→ gerçekleşmiş işlemler
→ hukuki ve mali yükümlülükler
→ belirli ölçüm kuralları

İkinci defter

TMS/TFRS

→ finansal raporlama amacı
→ farklı ölçüm esasları
→ ekonomik olayların finansal temsilinin geliştirilmesi
→ bazı durumlarda piyasa temelli ve geleceğe ilişkin varsayımları içeren ölçümler

Üçüncü defter

Henüz kuramsal olarak kapanmamış alan

→ insan sermayesi
→ doğal sermaye
→ sosyal sermaye
→ entelektüel sermaye
→ kurumsal güven
→ uzun vadeli değer yaratma
→ sürdürülebilir değer

Fakat en önemli nokta şu:

Üçüncü defter “daha gerçek” değildir.

#Muhasebe #GerçeğeUygunDeğer #TarihiMaliyet #TFRS #VUK #MuhasebeFelsefesi #SürdürülebilirDeğer #ÇokSermayeliMuhasebe #Hermetizm #HermesTrismegistos #ÖlçümEpistemolojisi #FinansalRaporlama

Loading

Önceki
Back To Top