
GEMİM GİDİYOR BAŞTAN Açıldım denizlere, dolaşacağım baştan. Bazı limanlar haritada değil, insanın içinde…
🎵 Burcu Göktürk & Gül Yazıcı – Nevbahar
🔗 [lihttps://oelmaci.live/3f5c6]
Karanlığı Aydınlatanların Destanı
Günün birinde ermiş, rüyasında kelebek olduğunu görmüş. Uyandığında kafası karışmış.
Kendi kendine şöyle demiş: ‘Ben mi rüyamda kelebek olduğumu gördüm yoksa kelebek mi rüyasında ben olduğunu gördü?
Bütün dünya savaşırken bu kadar güzel olmak doğru mu?
Tanrım açamadık içimizi.
Artık buluşmak mahşere kaldı.
Mercan bir sahildeymiş gemiler.
Bulmak, kasvetli günlere kaldı.İyimser mi daha cesurdur yoksa kötümser mi?
Güzel olan yaşadığımızdır, bir gün öleceğimiz değil.
Her şey ama her şey bir mesel …
“İyilik benim kendime olan inancım. Ben de biliyorum kimsenin buna değmeyeceğini.” (*)
Yolcu vedalaşmayı bilecek.
Elini bıraktığı ne varsa, kalbinde iz olur.
Bazı kapılar kapanmaz, insanın içinde açık kalır…
Ve herkes, en çok kendine geç kalır…
Yani Yolcu vedalaşmayı bilecek, kendisi ile bile…
Bir yer düşün…
Günün telaşı yukarıda sürerken, hayat yerin metrelerce altında nabız tutuyor. Tunçbilek.
Sabahın serinliğinde dağlar susar, ama yeraltı konuşur. Nemli galerilerde ter gerçektir, yorgunluk gerçektir, ekmek gerçektir. İnsan çalışırken kendi nefesini duyar; kazmanın sesini, rayların titremesini, kalbin vazgeçmeyen inadını…
Ancak o derinliklerde duyulan sadece nefes değildir; kömürün o sert ve hoyrat doğasıdır. Modern maskeler, en ileri koruyucular bile ocağın o hırçın tozuna karşı bazen çaresiz kalır. Bir kez giren anlar: Kömür sadece avuçlara bulaşan bir karalık değildir; o, insanın ciğerine yerleşen, soluğuna ortak olan bir kaderdir. Ocağın kalbinde geçirilen bir günün ardından, yeryüzünde en temiz havayı bile solusanız, bir hafta boyunca o kömür parçacıklarını ciğerinizden söküp atamazsınız. Her yutkunuşta yerin altındaki o devasa baskıyı, o kara parçacıklarıyla yeniden hatırlarsınız. Sanki o dipsiz galeriler, siz yukarı çıksanız da içinizden çıkmak istemez.
Saat ilerler. Karanlık uzar.
Ve sonra o beklenen an gelir. 6 numaralı ocağın ağzında dekoviller görünür. Karanlığı yararak yaklaşırlar. Sanki yerin altından bir hayatı yukarı taşırlar. Önce ışıklar seçilir. Baretlerin lambaları… Kömür karasının içinden tek tek doğan yıldızlar gibi.
Ardından yüzler çıkar yeryüzüne. Kara, isli, yorgun. Ama eğilmemiş. O yorgunluk yenilgi değildir; namusla tamamlanmış, ciğerine dolan toza rağmen pes edilmemiş bir günün nişanıdır. İnsan bakınca anlar: Bugün ekmek hak edilmiştir.
Yeryüzüne atılan ilk adımda göğüs dolusu hava çekilir. Gözlerde eve dönüş vardır. Birazdan bir kapı açılacak, bir çocuk “geldin mi Baba ?” diyecek, sofraya oturulacak. Gün, olması gerektiği gibi bitecek. Belki kimse yüksek sesle söylemez ama herkesin içinden aynı cümle geçer:
“Güzel olan yaşadığımızdır.”
Bu belde yalnızca enerji üretmedi; insan yetiştirdi. Türkiye’nin dört bir yanından gelenler burada komşu oldu, kardeş oldu. Aynı serviste bindiler, aynı çaydan içtiler, aynı sofraya oturdular ,birlikte gülüp birlikte üzüldüler . Aynı kaderi paylaştılar. Yabancılık tutunamadı; yerine memleket duygusu yerleşti. İçinden mühendisler çıktı, doktorlar, öğretmenler, akademisyenler, sanatçılar… Ama hepsinden önce dürüst insanlar çıktı. Çünkü burada emek, insanın alnına değil ruhuna yazılırdı.
Kimse çalışmayı sadece geçim saymazdı. Çocuklarına başı dik yürümeyi öğretmenin bedeliydi bu. Aileye helal lokma götürmenin, vatana ve millete karşı vazifeyi yerine getirmenin sessiz onuru…
Söz azdı burada. İş vardı. Üretim vardı. Bir selam çok şey anlatırdı. Bir kapı çalınca herkes duyardı. Acı paylaşıldıkça azalır, sevinç paylaşıldıkça çoğalırdı. Kimse hayatı tek başına taşımazdı. İnsan bazen bir yüz görürdü, bütün karanlığı unuturdu. Çünkü bir insanın varlığı, her şeyin kötü olmasına engel olabilirdi.
Ve sonra bir gün kameralar geldi. “Maden” filmi çekildi bu topraklarda. Perdede anlatılan hikâye sinemaydı belki ama kimse şaşırmadı. Çünkü orada görülen mücadele zaten bu sokakların, bu ocakların hakikatiydi. Oyuncular rol yaptı; fakat Tunçbilek’in hayatı rol değildi. Gerçeğin ta kendisiydi.
Şimdi zaman geçti. Bacalar belki eskisi kadar tütmüyor. Rayların sesi eskisi gibi duyulmuyor. Ama hafızada hâlâ o görüntü duruyor: Karanlıktan yükselen baret lambaları ve ardından gelen koca bir memleket.
İnsan bazen kendi kendine soruyor: Biz mi o günleri rüyamızda gördük, yoksa o günler mi hâlâ bizi görüyor? Unutmak zor. Belki unutamıyoruz. Ama bir şarkı başladığında, bütün kapılar yeniden açılıyor.
Bazı gemiler geri dönmez belki. Ama bazı limanlar insanın içinden hiç gitmez. Adı belli: Tunçbilek.
Ve bu isim, onu omuzlarında taşıyan, nefesini ocağa veren emekçiler var oldukça yaşamaya devam edecek.
______
(*) Jack London
![]()
