Skip to content

Rakamların Ontolojisi ve İnsan Trajedisi: “Dipnotun Fenomenolojisi — Dipnotlaştırabildiklerimizden misiniz, yoksa dipnotlaştıramadıklarımızdan mı?…

Muhasebe biliminin kapısında hâlâ o eski izdiham hüküm sürer:
gürültü, lakırtı, pervasızlık, yaratıcı muhasebe numaraları, vergi planlama hileleri, bilanço makyajı…
Herkes rakamı bilir; çok azı anlamı taşır; daha da azı, o rakamın arkasındaki etik yükü, güç asimetrilerini ve sistemin gölgesini fark eder.

Sayılar, ego maskesinin altında erir;
fatura, kâr, bilanço, hepsi birer gösteri nesnesi hâline gelir — bazen yalanın en cilalı vitrini.
Kalabalık, görünenin peşinde koşar: hakikati değil, görüntüyü, vergi avantajını, hisse şişirmesini, bonus hedefini, kredi notunu, ESG skorunu…
Dışarıda muhasebe bir “oyun”dur; içeride ise varoluşun en çıplak, en acımasız ve rahatsız edici aynasıdır.

Kapıdan gerçekten geçen, eşiği aşan kişi için her şey değişir.
Sessizlik çöker — ama bu sessizlik huzurlu değildir; kaygılıdır, hatta yer yer ürkütücüdür.
Çünkü burada insan sadece rakamlarla değil, güç ilişkileriyle, çıkar çatışmalarıyla, sermayenin soğuk mantığıyla ve kendi konformizmiyle de yüzleşir.

Önünde zamanın ve emeğin kristalleştiği bir mabet açılır;
ancak bu mabet aynı zamanda bir mahkeme salonu, bir pazarlık odası ve çoğu zaman bir ideoloji tiyatrosudur.
Büyük bir nur yükselir; o nur, ölçmenin ışığıdır — fakat bazen floresan lambasının soğuk, yorucu, gölgeleri keskinleştiren parıltısıdır.

Rakamlar artık sadece sayı değildir;
varlığın ekonomik tezahürüdür — ama aynı zamanda sermayenin kendini yeniden üretme, genişletme ve meşrulaştırma dilidir.
Her varlık bir hikâye, her borç bir vicdan ölçüsü, her alacak bir güven sözleşmesidir;
fakat her karşılık ayırma bir risk transferi, her ertelenmiş gider bir geleceğe yük, her “yaratıcı” yorum bir etik kayma, her standart yorumu bir sınıf çıkarının yankısı olabilir.

Muhasebe, Heidegger’in “varlık” sorusuna verdiğimiz kolektif cevaptır:
“Ne kadar değeriz?” değil,
“Nasıl değer oluyoruz?” — ve en kritik soru:
“Kim için değer oluyoruz, kimin pahasına değer oluyoruz?”

Değer burada nötr bir ölçüm değildir; iktidar, sınıf, küresel akımlar ve tarihsel sömürü ilişkilerinin kristalleşmiş biçimidir.

Özün Önceliği (Substance over Form), mabedin mihrabıdır — en azından teoride.
Süs değil, öz; görünüş değil, gerçeklik; geçici kazanç değil, kalıcı hakikat.
Bilanço bir toplumun vicdanıdır; çünkü her kayıt etik bir karardır — ya da etik bir taviz, bir uzlaşma, bir yenilgidir.
Pratikte ise bu ilke çoğu zaman regülasyon baskısı, denetim firmasının çıkar beklentisi, patronun kısa vadeli hedefi veya vergi otoritesinin gölgesi altında şekillenir.
Noumenonu ararken fenomenin (çıkarların, güç ağlarının) ağına düşmek kaçınılmaz hâle gelir.
Eleştirel bakış sorar: “Öz kimin özüdür? Çalışanın mı, hissedarın mı, sistemin mi, yoksa geleceğin mi?”

Süreklilik İlkesi, mabedin zemini ve tavanıdır.
Zaman doğrusal değildir; bütünlüktür.
Geçmiş, şimdi ve gelecek tek akışta birleşir — işletme “sonsuza dek” sürecekmiş gibi hesaplanır.
Bu, insanın ölümlülüğüne karşı kurduğu en büyük ölümsüzlük yanılsamasıdır;
aynı zamanda kapitalizmin güçlü mitlerinden biridir: Şirket ölmezse hesap kapanmaz, büyüme sonsuzdur, sınırlar yoktur.
Ekolojik gerçekler ve emek tükenişi, bu yanılsamayı delik deşik eder.

Dönemsellik, akışın kalp atışıdır.
Gelir ve gider kendi döneminde anlam kazanır; zamanın adaleti burada tecelli eder — teoride.
Bir dönemi kapatmak, varoluş anını mühürlemektir; fakat o mühür çoğu zaman aceleyle, baskıyla, kısa vadeli kâr hırsıyla atılır; uzun vadeli sürdürülebilirlik feda edilir.

Maliyet Esası, değer ölçüsünü verir; İhtiyatlılık, belirsizliğin disiplinidir.
Gelecek ihtiyatla korunur — ama abartılı karşılıklarla bugünün kârı törpülenir, yetersiz karşılıklarla yarınların krizi tohumlanır.
Her tahmin etik bir seçimdir; her karşılık ayırma sorumluluğun vaadi — ya da kaçışın itirafıdır.
İhtiyatlılık çoğu zaman güçlü olanın lehine işler, zayıf olanı ezer.

Muhasebenin evrensel ilkeleri, mabedin pencereleridir; ışık buradan sızar — ama camlar buğulu, çerçeveler çarpıktır:

  • Gerçeğe uygun değer: Dünyayı çarpıtmadan gösterir — teoride; pratikte piyasa spekülasyonu ve volatiliteyle şişer.
  • Önemlilik: Hakikatin ağırlığını taşır — ama “önemsiz” addedilen birçok şey sistemik adaletsizliğin parçasıdır.
  • Tutarlılık ve karşılaştırılabilirlik: Zaman köprüsü kurar — fakat standart evrimi ve yorum farkları köprüyü sallantılı kılar.
  • Tam açıklama ve şeffaflık: Saklanan vicdan yarasıdır — dipnotlar bazen en karanlık sırların mezarıdır, greenwashing’in sığınağıdır.
  • Tarafsızlık ve tahmin edilebilirlik: Mantık konuşur — idealde; gerçekte çıkar, hiyerarşi ve ego konuşur.

En derin katman: Sürdürülebilirlik.
Muhasebe finansal olmaktan çıkıp varoluşsal bir disipline evrilir.
Finansal, beşeri, doğal ve sosyal sermaye burada dans eder — ama dans eşitsizdir; finansal sermaye hâlâ sahnenin yıldızı, diğerleri figüran kalır.
Her rakam etik bir yankıdır; her tablo gelecek nesillere emanettir.
Üçlü dip çizgi (people, planet, profit) ilham vericiydi; ancak pratikte gösteriş, greenwashing ve kutu tikleme aracına dönüşmüştür.
IFRS S1/S2 ve AB CSRD standartları ise çok yönlü hesap verme zorunluluğunu getirmiştir; ama sistemin kökten dönüşümü yerine sofistike meşrulaştırma mekanizmaları hâline gelmiştir.

Bilanço, hayatın sterilize edilmiş, ütülenmiş ve halka arz edilmiş yüzüdür.
Oysa trajediler, o büyük rakamların altına düşülen küçük şerhlerde yaşar.
“Dipnotlaştırabildiklerimiz”, vicdanımızdan çıkarıp kâğıda döktüğümüz, sistemin içine yedirdiğimiz günahlarımızdır.
“Dipnotlaştıramadıklarımız” ise; hiçbir mizan dökümüne sığmayan, hiçbir UFRS standardının ölçemediği o ağır insanlık yüküdür.
Gerçek muhasebe, rakamı değil, o rakamın sustuğu yerdeki dipnotu okuyabilmektir.

Kapıdaki izdihamdan geçmek cesaret ister.
İçeride ego susturulmaya çalışılır — ama kolay susmaz.
İnsan sayılarla, ilkelerle, zamanla, etikle, çatışmayla ve ölümlülüğüyle yüzleşir.
Büyük nur altında dururken anlar:

Muhasebe sadece kayıt sistemi değildir.
Zamanın felsefesidir.
Emeğin ontolojisidir.
Güvenin epistemolojisidir.
Sorumluluğun etiğidir — ve çoğu zaman sorumluluktan kaçışın en sofistike teknolojik kılıfıdır.
Geçmiş emeğiyle geleceğin umudu arasında köprü kurmaya çalışan,
ama sık sık sermayenin tek yönlü trafiğine sıkışan, insanın en karmaşık ahlaki taahhüdüdür.

İçeri giren, dışarı çıktığında artık aynı kişi değildir.
Rakamlara bakışı değişmiştir; çünkü bilir:
her bilanço dua kadar saf ya da yemin bozma kadar kirli olabilir;
her dipnot itiraf kadar dürüst ya da gizleme kadar karanlık;
her kapanış kaydı tövbe kadar arındırıcı ya da yeni günah tohumu kadar tehlikeli.

Gerçek muhasebeci rakam tutmaz; varlığın nabzını tutar —
ve o nabzın kimin elinde attığını, kimin için attığını, kimin pahasına attığını sorgular.
Nur parlar — ama gölgeler uzundur.
Sessizlik konuşur — fısıltıyla, bazen çığlıkla.
İnsan burada gerçekten insan olur —
zafer kadar yenilgiyi, aydınlık kadar karanlığı, direniş kadar uzlaşmayı kapsayarak.

Muhasebe hâlâ bir mabettir;
ama aynı zamanda bir savaş alanı, bir ideoloji arenası, bir etik cephedir.
Rakamlar yalan söylemez; ama onları okuyan, yazan, yorumlayan insan her zaman bir seçim yapar —
ve o seçim dünyayı ya biraz daha adil kılar ya da biraz daha acımasız….

37.Vergi Haftamız kutlu olsun!…

Müzeyyen Senar & Nilüfer söylüyor: “Dalgalandım da…..https://oelmaci.live/httpsyoutu

VergiHaftası #MuhasebeFelsefesi #Etik #DipnotunFenomenolojisi

Loading

Önceki
Back To Top