
Giriş
Enflasyonun Ötesinde Bir Ölçüm Problemi
The Economist’in 24 Eylül 2026 tarihli değerlendirmesinde Türkiye’deki yatırım fonu krizinin piyasa güveni ve Türkiye’nin gelişmekte olan piyasa statüsü bakımından risk oluşturabileceği ileri sürülmektedir. Makalenin kullandığı “could lose” ifadesi, bunun gerçekleşmiş bir karar değil, olası bir sonuç olarak ele alındığını göstermektedir (The Economist, 2026).
MSCI, 23 Haziran 2026 tarihli MSCI 2026 Market Classification Review kapsamında Türkiye’de pay sahipliği şeffaflığı ve koordineli işlem davranışları konusunda uluslararası yatırımcıların kaygılarını aktarmış; yeterli somut ve güvenilir ilerleme görülmemesi hâlinde Kasım 2026 incelemesinde Türkiye ve uygun menkul kıymetleri için danışma süreci başlatılabileceğini belirtmiştir (MSCI, 2026).
Eylül 2026’da yatırım fonları piyasasında yaşanan tasfiye süreci, finansal piyasalarda değerleme, likidite ve yatırımcı güveni arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasına yol açmıştır. SPK’nın 131 fonun tasfiyesine ilişkin kararının ardından 455.758 tekil yatırımcının söz konusu fonlarda bulunduğunun açıklanması, olayın yalnızca belirli finansal araçlarla sınırlı olmadığını göstermektedir (SPK, 2026). The Economist ise gelişmeyi uluslararası yatırımcı güveni ve Türkiye’nin gelişmekte olan piyasa statüsü bakımından bir risk çerçevesinde değerlendirmiştir (The Economist, 2026). Bununla birlikte, Türkiye’nin gelişmekte olan piyasa statüsünü kaybettiği veya kesin olarak kaybedeceği sonucuna varmak için henüz yeterli dayanak bulunmamaktadır. MSCI’nın Haziran 2026 değerlendirmesi, mevcut durumda bir sınıflandırma değişikliğinden ziyade piyasa bütünlüğü, sahiplik şeffaflığı ve yatırımcı erişimi konularındaki kaygıların izlenmesi ve Kasım 2026 incelemesinde gerekirse danışma sürecinin başlatılması ihtimalini ortaya koymaktadır (MSCI, 2026).
Enflasyon çoğu zaman tek bir oranla ifade edilir: Fiyatlar bir yıl içinde ne kadar arttı?
Oysa yüksek ve kalıcı enflasyon dönemlerinde bu soru yetersizleşir. Çünkü fiyat düzeyindeki değişim yalnızca para politikasının, iç talebin veya döviz kurunun sonucu değildir. Enerji fiyatları, savaşlar, tedarik zincirleri, deniz taşımacılığı, finansal koşullar, ithal girdi maliyetleri, ücretler, kira ve sözleşme yapıları, beklentiler ve maliye politikası aynı anda devreye girmektedir.
Dahası, enflasyonun kendisi kadar enflasyonun nasıl ölçüldüğü de ekonomik kararların bir parçasıdır.
Bu nedenle Türkiye’de 2026 yılı enflasyon görünümünü yalnızca “enflasyon düşüyor mu?” sorusuyla değerlendirmek yeterli değildir. Daha kapsamlı bir çerçeveye ihtiyaç vardır:
Küresel şok → enerji ve maliyet kanalı → kur ve finansman kanalı → fiyatlama davranışı → beklentiler → ölçüm → refah ve yoksulluk → hesap verebilirlik.
Bu zincirin son halkasında kritik bir muhasebe sorusu ortaya çıkmaktadır: Ekonomik gerçekliğin hangi bölümünü ölçüyoruz, hangi bölümünü görünür kılıyoruz ve hangi bölümünü ölçemediğimiz için karar süreçlerinin dışında bırakıyoruz?
Bu çalışma, Türkiye’de 2026 enflasyon görünümünü dört bağlantılı düzlemde ele almaktadır: küresel ve jeopolitik şokların iç fiyatlara aktarılması; dezenflasyonun hizmetler, maliyetler ve beklentiler üzerinden sınanması; enflasyon ölçümündeki farklılıkların ekonomik güven bakımından değerlendirilmesi; nihayetinde enflasyonun dağıtımsal sonuçlarının yoksulluk ve muhasebe perspektifinden yeniden düşünülmesi.
Çalışmanın temel iddiası şudur: Dezenflasyon yalnızca fiyat artış hızını düşürme süreci değildir. Sürdürülebilir dezenflasyon aynı zamanda ölçüm güveni, ekonomik güven ve refahın görünürlüğü sorunudur.
1. Küresel Şoklar, Bağlantılı Kanallar ve Türkiye’ye Yansımalar
Savaş artık yalnızca cephede yaşanmıyor
Savaşların ekonomik etkisi artık cephe hattında başlayıp orada kalmamaktadır. Enerji piyasalarından deniz taşımacılığına, tedarik zincirlerinden finansal piyasalara, döviz kurlarından üretim maliyetlerine ve beklentilerden fiyatlama davranışlarına uzanan birbirine bağlı kanallar üzerinden ekonominin tamamına yayılmaktadır.
Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönem yalnızca jeopolitik çatışmaların yoğunlaştığı bir dönem değildir. Aynı zamanda ekonomik şokların birbirini beslediği ve farklı piyasalar arasında hızla taşındığı bir bağlantılı şoklar dönemidir.
2026 yılında Orta Doğu’daki savaşın enerji piyasaları üzerindeki etkisi bunun somut örneğidir. Dünya Bankası’nın 28 Nisan 2026 tarihli Commodity Markets Outlook raporu, savaşın enerji piyasalarında ciddi bir arz şoku yarattığını ve enerji fiyatlarının 2026 yılında ortalama %24 artmasının beklendiğini belirtmiştir. Rapora göre Brent petrolün 2026 ortalamasının 86 dolar/varil düzeyinde gerçekleşmesi beklenirken, Hürmüz Boğazı üzerinden taşınan deniz yoluyla ham petrol ticaretindeki aksaklıkların enerji piyasasının ötesine geçerek diğer emtia piyasalarını da etkileyebileceği değerlendirilmiştir. Bu tahmin, en şiddetli kesintilerin Mayıs ayında sona ermesi ve Hürmüz üzerinden taşımacılığın yılın ilerleyen dönemlerinde savaş öncesi düzeylere yaklaşması varsayımına dayanmaktadır. Dolayısıyla söz konusu rakam bir gerçekleşme değil, belirli varsayımlar altında oluşturulmuş bir projeksiyondur.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü savaş kaynaklı ekonomik şokların niteliği yalnızca fiyatın düzeyini değil, fiyatın gelecekteki yönüne ilişkin belirsizliği de değiştirmektedir.
Enerji fiyatlarındaki yükseliş önce enerji maliyetlerini artırır. Ardından ulaştırma, üretim, depolama ve lojistik maliyetlerine yayılır. İthal girdilerin maliyeti yükselir. Firmalar yeni maliyetleri satış fiyatlarına yansıtmaya başlar. Çalışanlar reel gelir kaybını telafi etmek için ücret taleplerini yeniden belirler. Hanehalkı gelecekteki fiyat artışlarını dikkate alarak tüketim ve tasarruf kararlarını değiştirir. Böylece başlangıçta dışsal görünen bir enerji şoku, zaman içerisinde içsel bir fiyatlama ve beklenti problemine dönüşebilir.
Küresel finansal koşullar ve Türkiye
Küresel finansal koşulların Türkiye’ye etkisi yalnızca faiz oranlarından geçmez. Gelişmiş ekonomilerde faizlerin beklenenden uzun süre yüksek kalması dış finansman maliyetlerini, sermaye hareketlerini ve döviz kuru dinamiklerini etkileyebilir.
TCMB’nin Eylül 2026 tarihli Para Politikası Kurulu toplantı özetinde de jeopolitik gelişmeler nedeniyle enerji fiyatlarının yüksek ve oynak seyrettiği, enerji arzı, tedarik zincirleri ve taşıma maliyetlerine ilişkin belirsizliklerin sürdüğü belirtilmektedir.
Bu çerçevede Türkiye’nin dışa bağımlı üretim yapısı özel önem taşımaktadır. Enerji ve ara malı ithalatının yüksekliği, döviz kuru hareketlerinin yurtiçi fiyatlara aktarılabileceği kanalları güçlendirmektedir.
Ancak kur geçişkenliği sabit ve mekanik bir katsayı değildir. Kur geçişkenliği; ithal girdi kullanımı, sektörün rekabet yapısı, firmaların fiyatlama gücü, iç talep koşulları, beklentiler ve para politikasının kredibilitesine bağlı olarak değişebilir.
Dolayısıyla TL’nin reel olarak değer kazandığı bir dönemde ithal girdi maliyetleri üzerindeki baskı hafifleyebilirken, kurdaki ani ve kalıcı bir değer kaybı aynı mekanizmayı tersine çevirebilir. Daha önemlisi, beklentilerin bozulduğu bir ortamda firma yalnızca bugünkü maliyetini değil, yarın karşılaşacağını düşündüğü maliyeti de bugünkü fiyatına dahil edebilir. Bu noktada enflasyon mekanizması yalnızca maliyet aktarımı olmaktan çıkar ve davranışsal bir nitelik kazanır.
Jeopolitik riskin maliyet muhasebesi
Jeopolitik risk bu nedenle yalnızca dış politika veya güvenlik başlığı değildir; aynı zamanda bir maliyet muhasebesi problemidir. Enerji pahalanır, taşıma maliyetleri artar, tedarik zincirleri uzar, ithal girdilerin maliyeti yükselir, üretim süreçlerinin maliyet yapısı değişir.
Ancak muhasebenin asıl sorusu burada başlar: Bu maliyet artışı nihai fiyata ne kadar yansımıştır, ne kadarı işletme marjında kalmış, ne kadarı ertelenmiş ve ne kadarı gelecekteki fiyatlara taşınacaktır?
Savaşın etkisi çoğu zaman cephede meydana gelen gelişmenin doğrudan fiyat etiketine yazılması biçiminde ortaya çıkmaz. Etki, maliyet zincirinin farklı halkalarında birikir ve zaman içinde fiyatlama davranışına dönüşür.
2. Dezenflasyonun İç Dinamikleri: Hizmetler, Maliyetler, Beklentiler ve Finansal Kırılganlıklar
2.1. Manşet enflasyon düşerken bileşimi ne söylüyor?
TÜİK verilerine göre Ağustos 2026’da TÜFE aylık %1,84, yıllık %31,51 artmıştır. Yıllık enflasyon Temmuz ayındaki %31,75 seviyesinden 0,24 puan gerilemiştir. Gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık artış %33,79, ulaştırmada %35,08, konut-su-elektrik-gaz ve diğer yakıtlarda %39,77 olmuştur. Bu üç ana grubun yıllık enflasyona katkıları sırasıyla 8,12, 5,94 ve 5,01 puandır.
Bu tablo bize önemli bir şey söylemektedir: Enflasyonun düzeyi kadar bileşimi de önemlidir.
Temel mal grubunda yıllık artış %15,89 iken hizmet grubunda yıllık artış %40,28 düzeyindedir. Böylece hizmet enflasyonu temel mal enflasyonunun iki katından fazla bir seviyeye ulaşmıştır. Bu ayrışma dezenflasyonun en önemli yapısal sorunlarından birini ortaya koymaktadır: Mal enflasyonu yavaşlarken hizmet enflasyonu neden direnmektedir?
Çünkü hizmet fiyatlarının önemli bir bölümünde ücretler, kira, sözleşmeler, geçmiş enflasyon, beklentiler ve endeksleme davranışları daha belirleyici olmaktadır. Bu nedenle hizmet enflasyonu yalnızca talep koşullarının değil, enflasyonun geçmişten geleceğe taşınma mekanizmasının da bir göstergesidir.
2.2. Enerji ve maliyet baskısı
Ağustos ayında enerji grubunda aylık fiyat artışı %5,46, yıllık artış %39,23 olurken akaryakıt fiyatlarında aylık artış %11,23 seviyesine ulaşmıştır. Hizmetlerde eğitim aylık %8,62, haberleşme %5,03 ve ulaştırma %4,98 artmıştır. Kira fiyatlarında yıllık artış %43,11 düzeyindedir.
Zamanlama da önemlidir. Eğitim fiyatlarındaki hareketin yıllık karşılaştırmaya yansıması, ücret ve sözleşme dönemlerinin zamanlamasından etkilenebilmektedir. Dolayısıyla tek bir aylık veriden kalıcı eğilim çıkarmak yerine, aylık hareketlerin daha uzun dönemli ortalamalarla birlikte değerlendirilmesi gerekir. TCMB de Ağustos ayında enflasyonun ana eğiliminde sınırlı yükseliş görülmekle birlikte, üç aylık ortalamalar üzerinden bakıldığında daha ılımlı bir görünüm bulunduğunu belirtmektedir.
Üretici fiyatları da maliyet tarafındaki baskının bütünüyle ortadan kalkmadığını göstermektedir. Ağustos 2026’da Yİ-ÜFE aylık %2,57, yıllık %27,95 artmış; enerji grubundaki aylık artış %6,99 olmuştur.
Dolayısıyla kritik soru şudur: Talep koşulları zayıflarken maliyet baskısı devam ediyorsa, dezenflasyonun hangi bölümü para politikasından, hangi bölümü arz koşullarındaki normalleşmeden kaynaklanmaktadır? Para politikası toplam talebi, finansal koşulları ve beklentileri etkileyebilir. Ancak küresel enerji arzındaki bir bozulmayı, tarımsal üretim kaybını veya fiziksel bir tedarik zinciri kırılmasını doğrudan ortadan kaldıramaz. Bu nedenle dezenflasyon; para politikası + maliye politikası + enerji politikası + gıda arzı + rekabet + verimlilik + ithal girdi bağımlılığı + beklentiler bütünlüğünde değerlendirilmelidir.
2.3. Beklentiler: Aynı ekonomi, farklı gelecekler
Ekonomik aktörler yalnızca gerçekleşmiş fiyatlara göre karar vermezler. Gelecekteki fiyatlara ilişkin beklentiler de bugünkü kararların bir parçasıdır.
TCMB’nin 23 Eylül 2026 tarihli Sektörel Enflasyon Beklentileri verileri bu açıdan dikkat çekicidir. On iki ay sonrası yıllık enflasyon beklentisi piyasa katılımcılarında %23,70, reel sektörde %32,50 ve hanehalkında %45,60 olmuştur. Gelecek 12 aylık dönemde enflasyonun düşeceğini bekleyen hanehalkı oranı ise %16,25’e gerilemiştir.
Burada önemli olan “hangi kesim haklı?” sorusu değildir. Daha önemli soru şudur: Aynı ekonomik gerçeklik neden üç farklı beklenti dünyası üretmektedir? Piyasa katılımcıları finansal göstergeleri, para politikasını ve makroekonomik projeksiyonları daha yoğun izleyebilir. Firmalar üretim maliyetlerini, ücretleri, kur riskini ve satış koşullarını esas alabilir. Hanehalkı ise doğrudan karşılaştığı gıda, kira, enerji, ulaştırma ve eğitim fiyatlarından hareket edebilir.
Dolayısıyla beklenti farkları yalnızca “algı” problemi olarak görülmemelidir. Bunlar farklı ekonomik konumların, farklı fiyat sepetlerinin ve farklı karar ufuklarının sonucu olabilir. Hanehalkının beklentisinin yüksek olması tek başına resmî enflasyon göstergesinin yanlış olduğunu kanıtlamaz. Ancak ölçülen enflasyon ile yaşanan ekonomik deneyim arasındaki mesafenin araştırılması gerektiğini gösteren önemli bir sinyaldir.
2.4. Finansal kırılganlık ve 17 Eylül fon tasfiyeleri: Bir ölçüm ve güven meselesi olarak
2026 Eylül ayında yaşanan önemli gelişmelerden biri SPK’nın 17 Eylül tarihli kararlarıdır. SPK, 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar vermiş; 23 Eylül tarihli açıklamasında MKK kayıtlarına göre bu fonlarda tekil yatırımcı sayısının 455.758 olduğunu açıklamıştır.
Bu gelişmeyi doğrudan enflasyonun nedeni olarak değerlendirmek metodolojik olarak hatalıdır. Fon tasfiyesinin makroekonomik etkisine ilişkin henüz tamamlanmamış adli ve finansal süreçlerden kesin sonuçlar çıkarmak da doğru değildir.
Bununla birlikte olay, bu çalışmanın temel sorusu açısından önemlidir ve bir hipotez olarak ele alınmalıdır: Bir ekonomik değerin kayıtlarda görünmesi ile stres koşullarında aynı ekonomik değere dönüşebilmesi aynı şey midir?
Bu soru finansal raporlamada gerçeğe uygun değer, likidite ve gerçekleşebilir değer tartışmalarını gündeme getirir. Bir portföy varlığının kayıtlı değeri ile piyasa koşullarında kısa sürede nakde çevrilebilecek değeri arasında fark bulunabilir. Özellikle likiditesi düşük varlıklarda, eş zamanlı çıkış talepleri bu farkı görünür hâle getirebilir.
Buradaki bağlantı enflasyonla doğrudan nedensel değildir. Bağlantı ölçüm ve güven düzeyindedir. Bir ekonomik sistemde kayıtlı değer, piyasa değeri, gerçekleşebilir değer, satın alma gücü, nominal gelir ve reel gelir aynı şey değildir. Dolayısıyla finansal krizler, yalnızca kayıpları değil, ölçümlerin stres altında nasıl davrandığını da görünür kılar.
2.4.1 Uluslararası piyasa güveni ve yeniden sınıflandırma riski
2.4.1. Uluslararası Piyasa Güveni ve Yeniden Sınıflandırma Riski
Eylül 2026’da yatırım fonları piyasasında yaşanan gelişmeler, finansal piyasalarda değerleme, likidite ve yatırımcı güveni arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasına neden olmuştur. Sermaye Piyasası Kurulu’nun 17 Eylül 2026 tarihli kararları kapsamında 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verilmiş; Kurulun 23 Eylül 2026 tarihli açıklamasında, Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına göre söz konusu fonlarda tekil yatırımcı sayısının 455.758 olduğu bildirilmiştir (Sermaye Piyasası Kurulu [SPK], 2026a).
Bu gelişmeyi doğrudan Türkiye’deki enflasyonun nedeni olarak değerlendirmek metodolojik olarak doğru değildir. Aynı şekilde, henüz devam eden finansal ve hukuki süreçlerden hareketle tasfiye edilen fonların ekonomik niteliği veya yatırımcı kayıpları hakkında kesin hükümler vermek de uygun değildir. Bununla birlikte olay, bu çalışmanın temel sorusu açısından önemlidir: Bir ekonomik değerin finansal kayıtlarda görünmesi ile stres koşullarında aynı ekonomik değere dönüşebilmesi aynı şey midir?
SPK’nın 18 Eylül 2026 tarihli açıklaması, düzenleyici otoritenin sorunu yalnızca tasfiye aşamasında ortaya çıkan bir gelişme olarak görmediğini de göstermektedir. Kurul, özellikle bazı serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları aracılığıyla, fiili dolaşım oranı düşük bazı paylarda şirketlerin temel finansal büyüklükleri ve ekonomik gerçeklikle açıklanamayacak fiyat hareketlerinin gözlemlendiğini açıklamıştır (SPK, 2026b). Bu durum, finansal piyasalarda fiyat oluşumu ile ekonomik temeller arasındaki ilişkinin ve özellikle düşük likiditeli varlıklarda değerlemenin nasıl gerçekleştiğinin yeniden sorgulanmasını gerekli kılmaktadır.
Uluslararası piyasa algısı açısından konu daha geniş bir boyut kazanmaktadır. The Economist‘in 24 Eylül 2026 tarihli değerlendirmesinde Türkiye’deki yatırım fonu krizinin piyasa güveni ve Türkiye’nin gelişmekte olan piyasa statüsü bakımından risk oluşturabileceği ileri sürülmektedir. Derginin kullandığı “could lose” ifadesi önemlidir: Burada söz konusu olan gerçekleşmiş bir sınıflandırma değişikliği değil, olası bir risk senaryosudur (The Economist, 2026).
Bu değerlendirme, MSCI’nın Haziran 2026 tarihli resmi piyasa sınıflandırması incelemesiyle birlikte ele alınmalıdır. MSCI, Türkiye bakımından pay sahipliği şeffaflığı ve koordineli işlem davranışları konusunda uluslararası yatırımcıların kaygılarını gündeme getirmiş; gerçek faydalanıcı sahipliğinin daha ayrıntılı ve zamanında açıklanması, piyasa gözetimi ve yaptırım mekanizmalarının güçlendirilmesi ve serbest dolaşımı yapısal olarak bozulan menkul kıymetlere ilişkin daha şeffaf ve kurallara dayalı bir çerçeve oluşturulması gerektiğini belirtmiştir. MSCI ayrıca, Kasım 2026 incelemesine kadar yeterli somut ve güvenilir ilerleme görülmemesi hâlinde Türkiye ve uygun menkul kıymetlerinin endekslerdeki muamelesi konusunda danışma süreci başlatılabileceğini ifade etmiştir (MSCI, 2026).
Dolayısıyla mevcut aşamada Türkiye’nin “emerging market” statüsünü kaybettiği veya kesin olarak “frontier market” kategorisine geçirileceği söylenemez. Daha doğru ifade, Türkiye’nin uluslararası piyasa sınıflandırması bakımından piyasa bütünlüğü, sahiplik şeffaflığı, yatırımcı erişimi ve düzenleyici güven açısından izleme ve yeniden değerlendirme riskiyle karşı karşıya olduğudur. Bu ayrım, çalışmanın ölçüm güveni üzerine kurduğu metodolojik yaklaşım açısından da önemlidir. Gerçekleşmemiş bir sonucu gerçekleşmiş gibi sunmak, bizzat sorgulanan ölçüm ve güven sorununu yeniden üretmek anlamına gelecektir.
Fon tasfiyeleri ile enflasyon arasındaki bağlantı bu nedenle doğrudan nedensel değil, ölçüm ve güven düzeyindedir. Bir ekonomik sistemde kayıtlı değer, piyasa değeri, gerçekleşebilir değer, satın alma gücü, nominal gelir ve reel gelir aynı şey değildir. Finansal piyasalarda değerleme mekanizmalarına duyulan güven zayıfladığında sorun yalnızca belirli yatırımcıların kayıplarıyla sınırlı kalmaz; ekonomik aktörlerin fiyatları, riskleri ve gelecekteki getirileri değerlendirme biçimleri de etkilenebilir.
Bu noktada daha temel bir muhasebe sorusu ortaya çıkmaktadır: Finansal olarak ölçülen değer ile ekonomik olarak üretilen değer aynı şey midir? Bu soru, fon piyasalarındaki değerleme ve likidite tartışmasından daha geniş bir alana uzanmakta ve finansal değer ile reel değer arasındaki ayrımın incelenmesini gerekli kılmaktadır.
2.4.2. Finansal Değer ile Reel Değer Arasındaki Ayrım
Bir ekonomik sistemde finansal olarak ölçülen değer ile reel olarak yaratılan değer aynı şey değildir. Finansal sistem sermayenin tahsisi, likiditenin sağlanması, riskin transfer edilmesi ve yatırımların finansmanı bakımından önemli ekonomik işlevler üstlenebilir. Ancak bu işlevlerin varlığı, finansal genişlemenin kendiliğinden yeni bir mal, hizmet, üretim kapasitesi veya toplumsal fayda yarattığı anlamına gelmez.
Bu nedenle temel ayrım finansal değer yaratımı ile reel değer yaratımı arasında kurulmalıdır. Kredi verilmesiyle bankacılık sisteminde yeni mevduat ve satın alma gücü yaratılabilir; finansal varlıkların fiyatları yükselebilir; bilançolar genişleyebilir ve finansal getiriler oluşabilir. Ancak bunların hiçbiri tek başına ekonomide aynı ölçüde yeni bir reel değer yaratıldığını göstermez. Para yaratımı ile reel değer yaratımı arasında zorunlu bir özdeşlik bulunmamaktadır.
Reel değer, üretim kapasitesinin genişlemesi, mal ve hizmetlerin üretilmesi, emek ve bilginin ekonomik faaliyet içerisinde kullanılması, teknolojik yeniliklerin ortaya çıkması ve doğal kaynakların ekonomik süreçlerde dönüştürülmesi gibi faaliyetler aracılığıyla oluşur. Finansal sistem ise bu faaliyetlerin finansmanını sağlayarak reel değer yaratımını destekleyebilir. Dolayısıyla finansın ekonomik rolü bütünüyle “değer üretmeyen” bir faaliyet olarak tanımlanamaz. Asıl analitik sorun, finansal değer artışının reel değer artışıyla özdeşleştirilmesidir.
Bu ayrım özellikle yüksek borçluluk ve finansallaşma dönemlerinde önem kazanmaktadır. Bir finansal varlığın piyasa fiyatının yükselmesi, o varlığın arkasındaki işletmenin üretim kapasitesinin aynı ölçüde arttığı anlamına gelmeyebilir. Benzer şekilde kredi hacminin genişlemesi, ekonomik bilançoların büyümesi veya varlık fiyatlarının yükselmesi, toplumsal faydanın aynı oranda arttığını garanti etmez. Finansal büyüklükler ile reel ekonomik faaliyet arasındaki ilişkinin zayıfladığı durumlarda finansal değer ile reel değer arasındaki mesafe açılabilir.
Bu noktada finansal değerlemenin zaman boyutu da önem kazanmaktadır. Finansal piyasalar yalnızca mevcut değeri değil, gelecekte elde edilmesi beklenen gelirleri de bugünden fiyatlar. Bir varlığın bugünkü finansal değeri, gelecekte sağlayacağı nakit akımlarının, risklerin ve beklentilerin bugünkü bir değerlendirmesini içerebilir. Dolayısıyla finansal sistem, henüz gerçekleşmemiş gelecekteki gelirler üzerinde bugünden finansal talepler oluşturabilir. Bu mekanizma üretken yatırımlarla desteklendiğinde sermayenin gelecekteki reel değer yaratımına aktarılmasına aracılık eder.
Ancak aynı mekanizma farklı bir yönde de çalışabilir. Finansal genişleme yeni üretim kapasitesi oluşturmak yerine mevcut finansal yükümlülüklerin yeniden finanse edilmesine, borçların çevrilmesine veya finansal varlık fiyatlarının desteklenmesine yöneldiğinde, bilanço büyüklükleri ile reel ekonomik kapasite arasındaki ilişki zayıflayabilir. Böyle bir durumda finansal sistemin büyümesi, yeni ekonomik faydanın üretiminden çok gelecekte yaratılması beklenen gelirler üzerinde bugünden finansal taleplerin yoğunlaşması biçimini alabilir.
Burada önemli olan, finansal sistemin reel ekonominin karşıtı olarak görülmesi değildir. Tersine, finansın üretken yatırımları finanse ettiği ölçüde reel ekonominin gelişmesinde kritik bir işlevi vardır. Sorun, finansal genişlemenin üretim ve verimlilik artışından koparak kendi kendisini besleyen bir değerleme mekanizmasına dönüşmesi hâlinde ortaya çıkar. Bu durumda “değer” kavramı iki farklı düzlemde hareket etmeye başlar: Bir tarafta ekonomik faaliyetlerden doğan mal, hizmet, gelir
2.4.3. Kredi Döngüsü ve “İndir–Döndür” Mekanizması
2.4.3. Kredi Döngüsü ve “İndir–Döndür” Mekanizması
Kredinin ekonomik işlevini değerlendirirken yalnızca kredi hacminin büyüklüğüne bakmak yeterli değildir. Asıl soru, kredinin hangi ekonomik faaliyeti finanse etmek için kullanıldığıdır. Yeni üretim kapasitesi, teknoloji yatırımı, istihdam, verimlilik artışı veya yeni mal ve hizmet üretimi için kullanılan kredi, gelecekteki gelirlerin ve reel ekonomik değerin oluşmasına aracılık edebilir. Buna karşılık yeni üretim kapasitesi yaratmayan ve ağırlıklı olarak mevcut finansal yükümlülüklerin yeniden finanse edilmesinde kullanılan kredi farklı bir ekonomik mekanizmaya işaret eder.
Bu çalışmada bu ikinci mekanizma, gündelik ekonomik pratikte kullanılan “indir–döndür” kavramıyla ifade edilmektedir. Kavram, burada teknik bir finans terimi olarak değil, borç ilişkisinin yeni bir üretim ve gelir kapasitesi yaratmaktan çok mevcut yükümlülüklerin yeniden çevrilmesi amacıyla sürdürülmesini tanımlayan analitik bir çerçeve olarak kullanılmaktadır.
“İndir–döndür” mekanizmasının ilk aşamasında mevcut bir finansal yükümlülüğün vadesi yaklaşır. Borçlunun bu yükümlülüğü karşılayabilmesi için yeni bir finansman kaynağına ihtiyaç doğar. Eğer mevcut gelir ve nakit akımları borcu karşılamaya yeterli değilse, yeni kredi veya başka bir finansal kaynak devreye girer. Böylece önceki yükümlülük kapatılır veya yeniden yapılandırılır. Ancak bu işlem yeni bir üretim kapasitesi yaratmıyorsa, sistemin finansal sürdürülebilirliği yeni ekonomik değer yaratımından çok gelecekteki gelir beklentilerinin yeniden finanse edilmesine bağlı hâle gelir.
Bu mekanizmayı basitleştirilmiş biçimde şöyle göstermek mümkündür:
Mevcut borç → vade → yeni kredi → eski borcun kapatılması → yeni yükümlülük → yeni vade → yeniden finansman
Üretim ve gelir kapasitesi aynı süreçte yeterince artmıyorsa döngü giderek kendi üzerine kapanmaya başlar. Her yeni finansman turu, önceki finansal yükümlülüğü ortadan kaldırırken aynı zamanda yeni bir yükümlülük yaratır. Böylece nominal olarak borç ilişkisi sürdürülebilir görünürken, sistemin altında yatan reel gelir yaratma kapasitesi aynı ölçüde genişlemeyebilir.
Burada kritik nokta, borcun varlığının tek başına sorun olarak görülmemesidir. Borç, gelecekteki üretimi finanse etmek için kullanıldığında ekonomik büyümenin olağan bir finansman aracıdır. Sorun, borçlanmanın giderek yeni gelir yaratmak yerine mevcut borç stokunun çevrilmesine tahsis edilmesidir. Bu durumda finansman, üretimin önünde hareket eden bir araç olmaktan çıkarak geçmiş finansal yükümlülüklerin sürdürülmesinin koşuluna dönüşebilir.
“İndir–döndür” mekanizmasının sistemik hâle gelmesi, finansal değer ile reel değer arasındaki mesafenin açılmasına neden olabilir. Finansal bilançolar büyürken üretim kapasitesi, verimlilik ve reel gelir aynı hızda artmıyorsa, finansal sistemin taşıdığı yükümlülüklerin gelecekte hangi gelirlerle karşılanacağı sorusu önem kazanır. Bu nedenle yalnızca borcun bugünkü değerine değil, borcun dayandığı gelecekteki gelir yaratma kapasitesine bakmak gerekir.
Bu noktada faiz de mekanizmanın önemli bir bileşenidir. Yüksek faiz ortamında borcun çevrilmesi için gerekli yeni finansman tutarı büyüyebilir. Borçlunun yalnızca anaparayı değil, faiz yükünü de karşılaması gerekir. Eğer faaliyetlerden elde edilen nakit akımı bu yükü karşılamıyorsa, yeniden finansman ihtiyacı daha da artabilir. Böylece finansal yükümlülüklerin büyümesi ile reel gelir yaratımı arasındaki fark genişleyebilir.
Bununla birlikte, yüksek faiz ile borç çevirme arasında otomatik bir nedensellik kurulmamalıdır. Borcun çevrilebilirliği; borçlunun bilanço yapısı, nakit akımları, varlık kalitesi, teminat kapasitesi, piyasa likiditesi, vade yapısı ve gelecekteki gelir beklentileri gibi birçok faktöre bağlıdır. Bu nedenle “indir–döndür” kavramı belirli bir finansal sonucun zorunlu açıklaması değil, borçların yeni borçlarla sürdürüldüğü finansman yapısını incelemek için kullanılan bir analitik çerçevedir.
Mekanizmanın daha kritik boyutu ise zaman ilişkisidir. Üretken kredi, bugünkü finansmanı gelecekteki üretim ve gelire bağlar:
Kredi → yatırım → üretim → gelir → borç servisi
“İndir–döndür” mekanizmasında ise ilişki tersine yaklaşabilir:
Mevcut borç → yeni kredi → eski borcun çevrilmesi → yeni borç → gelecekteki gelire daha fazla yük
Birinci mekanizmada finansal sistem gelecekteki reel değerin oluşumuna aracılık ederken, ikinci mekanizmada gelecekteki gelirlerin önemli bir bölümü geçmiş finansal yükümlülüklerin sürdürülmesi için önceden tahsis edilmeye başlanabilir.
Bu ayrım, finansal sistemin büyüklüğü ile ekonomik değer yaratımı arasındaki ilişkinin neden ayrıca incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Kredi hacminin artması tek başına ekonomik kapasitenin arttığını göstermez. Aynı şekilde borcun çevriliyor olması tek başına sistemin çöktüğünü de göstermez. Belirleyici olan, borç servisinin hangi reel gelir akımı tarafından karşılandığı ve yeni finansmanın yeni ekonomik değer üretip üretmediğidir.
Bu çerçevede “indir–döndür” mekanizması, tek tek işletmelerin veya hanehalklarının borç davranışından daha geniş bir sistemik soruya dönüşebilir: Ekonomik sistem yeni değer üreterek mi borçlarını taşıyor, yoksa geçmişte oluşmuş finansal yükümlülükleri gelecekte oluşması beklenen gelirlerle sürekli yeniden mi finanse ediyor?
İkinci durumun uzun süre devam etmesi hâlinde finansal sistemin görünürdeki istikrarı ile reel ekonomik sürdürülebilirliği arasındaki mesafe büyüyebilir. Bu nedenle finansal istikrar yalnızca borçların zamanında çevrilebilmesine değil, borçların dayandığı reel değer ve gelir yaratma kapasitesinin sürekliliğine bağlanmalıdır.
Buradan “Ponzi” kavramına geçerken de kavramsal dikkat gerekmektedir. Her borç çevirme mekanizmasını Ponzi olarak adlandırmak doğru değildir. Üretken bir ekonomi içinde borcun yeniden finanse edilmesi olağan bir finansman pratiğidir. “Ponzi” benzetmesi ancak yeni finansmanın esas olarak önceki yükümlülükleri sürdürmek için kullanıldığı, buna karşılık sistemi destekleyen bağımsız ve yeterli gelir yaratımının zayıfladığı durumlarda analitik bir tartışma konusu hâline gelebilir. Dolayısıyla burada amaç hukuki veya cezai bir niteleme yapmak değil, finansal sürdürülebilirliğin yeni reel değer yaratımından kopması hâlinde ortaya çıkabilecek yapısal kırılganlığı açıklamaktır.
Bu açıdan “indir–döndür”, finansal sistemin kendi kendisini nasıl yeniden üretebildiği sorusuna kapı açmaktadır. Borç yeni değerin oluşumunu finanse ettiği sürece finansal sistem ile reel ekonomi arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Ancak borç ağırlıklı olarak geçmiş borçların çevrilmesine yöneldiğinde, finansal sistemin sürdürülebilirliği giderek gelecekteki gelirlerin bugünden finansal yükümlülüklere bağlanmasına dayanabilir. Sorun borcun varlığı değil; borcun yeni değerin finansmanından çıkarak eski finansal yükümlülüklerin sürdürülebilmesinin aracına dönüşmesidir.
Finansal Değer ile Reel Değer Arasındaki Ayrım
Burada kritik ayrım, finansal değer yaratımı ile reel değer yaratımının birbirinden ayrılmasıdır. Finans kendi başına yeni bir mal, hizmet veya toplumsal fayda üretmez; temel işlevi, kredi mekanizması aracılığıyla satın alma gücü yaratmak, mevcut fonları yeniden tahsis etmek, gelecekteki gelirleri bugünden fiyatlamak ve finansal taleplerin el değiştirmesini sağlamaktır. Bankacılık sisteminde kredi verilmesiyle bilanço üzerinde yeni mevduat ve dolayısıyla parasal satın alma gücü yaratılabilse de, bu parasal genişleme tek başına yeni bir reel değer üretimi anlamına gelmez. Reel değer; üretim, emek, teknoloji, bilgi, hizmet ve doğal kaynakların ekonomik süreç içerisinde dönüştürülmesiyle ortaya çıkar.
Bu nedenle para yaratımı ile değer yaratımını eşitlemek, finansal sistemin işleyişini anlamada önemli bir kavramsal yanılgıdır. Bir bilançonun büyümesi, bir varlığın piyasa değerinin yükselmesi veya finansal getirinin ortaya çıkması, tek başına yeni bir ekonomik faydanın üretildiğini göstermez. Finansal sistem gelecekte yaratılması beklenen gelirleri bugünden fiyatlayabilir; böylece henüz üretilmemiş bir değere karşı finansal talep oluşturabilir. Bu mekanizma reel üretimle desteklendiği ölçüde sermayenin üretken faaliyetlere aktarılmasına hizmet eder. Ancak finansal genişleme giderek yeni üretim kapasitesi yaratmaktan çok mevcut borçların çevrilmesine, varlık fiyatlarının desteklenmesine ve önceki finansal yükümlülüklerin yeniden finanse edilmesine yönelirse, finansal değer ile reel değer arasındaki mesafe açılmaya başlar.
Tam da bu noktada “indir–döndür” mekanizması ortaya çıkar. Borcun yeni bir üretim kapasitesi yaratmak amacıyla kullanılması ile mevcut borcun yeni borçla çevrilmesi ekonomik olarak aynı işlem değildir. Birincisinde finansman gelecekteki üretim ve geliri desteklerken, ikincisinde gelecekteki gelirler mevcut finansal yükümlülüklerin sürdürülebilmesi için bugünden tahsis edilmeye başlanır. Böylece sistem yüzeyde büyüyen bilançolar, artan finansal varlık değerleri ve devam eden kredi akışı üretirken, bunun altında reel değer yaratımı ile finansal yükümlülüklerin büyümesi arasındaki fark giderek genişleyebilir.
Finansal genişleme → reel değer yaratımı → borç çevrimi → indir–döndür → gelecekteki gelirin bugünden ipotek edilmesi → sistemik kırılganlık
Sorun borcun varlığı değildir; borcun, yeni değer yaratmanın finansmanı olmaktan çıkarak eski finansal yükümlülüklerin çevrilmesinin aracına dönüşmesidir.
Finansal değer ile reel değer arasındaki mesafe, yalnızca yatırımcıların kazanç ve kayıplarını değil, ekonomik gerçekliğin hangi ölçüm araçlarıyla görünür hâle getirildiğini de etkiler. Böylece finansal piyasalardaki değerleme sorunu, daha geniş bir ölçüm ve güven problemine bağlanmaktadır.
3. Ölçüm Güveni, Yaşanan Enflasyon ve Yoksulluğun Görünürlüğü
3.1. Aynı enflasyon neden farklı ölçülüyor?
Türkiye’de enflasyon tartışmasının en hassas boyutlarından biri TÜİK TÜFE’si ile alternatif göstergeler arasındaki farklılıktır. Ağustos 2026’da TÜİK yıllık TÜFE’yi %31,51, aylık artışı %1,84 olarak açıklamıştır. ENAG’ın E-TÜFE göstergesinde yıllık artış %49,03, aylık artış %2,24 olmuştur. İTO’nun İstanbul perakende fiyatlarını esas alan endeksinde yıllık artış %34,96, aylık artış %1,66 olarak gerçekleşmiştir.
Buradaki farkları “biri doğru, diğeri yanlış” biçiminde okumak bilimsel olarak yetersizdir. Çünkü bir fiyat endeksinin sonucu; seçilen mal ve hizmet sepetine, harcama ağırlıklarına, fiyat gözlemlerinin kaynağına, fiyat toplama sıklığına, kalite değişimlerinin ele alınışına ve hesaplama yöntemine bağlıdır.
TÜİK 2026 yılında TÜFE’nin temel yılını 2025=100 olarak güncellemiş ve AB ile uyum çerçevesinde yöntemsel değişiklikler gerçekleştirmiştir. TÜFE’nin 2026 yılında 81 ilin tamamı ve 239 ilçeyi kapsayan örnekleme yapısıyla 428 madde ve 972 madde çeşidi için her ay yaklaşık 636.640 fiyat derlenerek hesaplandığı açıklanmıştır. Endekste 174 alt sınıf bulunmaktadır.
Ölçüm güveni, yalnızca ortaya çıkan rakamın büyüklüğüne değil, o rakamın nasıl üretildiğinin anlaşılabilirliğine de bağlıdır. TÜİK-ENAG farkının bilimsel değerlendirmesi için karşılaştırılması gerekenler: 1) Sepet yapısı, 2) Ağırlıklandırma yöntemi, 3) Veri toplama kaynakları, 4) Fiyat gözlemlerinin sıklığı, 5) Kalite ayarlamaları, 6) Eksik fiyatların işlenmesi, 7) Mevsimsel etkilerin ele alınışı, 8) Hesaplama algoritması, 9) Revizyon ve metodoloji değişiklikleri, 10) Bağımsız olarak yeniden sınanabilirlik. Bu sorular yalnızca resmî istatistik üreticileri için değil, alternatif göstergeleri üreten araştırma grupları için de geçerlidir. Şeffaflık talebi tek taraflı olamaz.
3.2. Ölçülen enflasyon ve yaşanan enflasyon
Hiçbir ulusal tüketici fiyat endeksi toplumun bütün kesimlerinin fiyat deneyimini birebir temsil edemez. Düşük gelirli hanenin tüketim sepeti yüksek gelirli hanenin sepetinden farklıdır. Kiracı ile ev sahibinin konut fiyatlarına maruz kalma biçimi farklıdır.
Bu nedenle iki soruyu ayırmak gerekir: “Türkiye’de ölçülen enflasyon nedir?” ve “Türkiye’de insanlar enflasyonu nasıl yaşamaktadır?” Birincisinin istatistiksel bir cevabı vardır. İkincisinin cevabı ise gelir, tüketim yapısı, konut durumu, bölge, borçluluk ve ücret yapısına göre değişmektedir. “Hissedilen enflasyon” ile resmî enflasyon arasındaki fark, tek başına resmî istatistiğin geçersiz olduğunu göstermez. Fakat bu fark büyüdüğünde ekonomik iletişim açısından bir güven sorunu ortaya çıkabilir. Asıl mesele hissedilen enflasyonun “gerçek” olup olmadığı değil, ölçülen gerçeklik ile yaşanan ekonomik deneyim arasındaki farkın açıklanıp açıklanamadığıdır.
3.3. Enflasyondan yoksulluğa: Dağıtımsal görünürlük problemi
Bu soru bizi doğrudan yoksulluk muhasebesine götürmektedir. Yoksulluk çoğu zaman gelir eksikliği olarak ölçülür. Oysa yaşamın içinde yoksulluk yalnızca gelir düşüklüğü değildir; satın alma gücünün aşınması, borçlanma kapasitesinin daralması, barınma güvencesinin zayıflaması, sağlıklı gıdaya erişimin güçleşmesi, eğitim ve sağlık harcamalarının ertelenmesi, geleceğe ilişkin seçeneklerin azalmasıdır.
Mazzola, Contrafatto ve Tregidga’nın 20 Ağustos 2026 tarihinde Accounting, Auditing & Accountability Journal için kabul edilen çalışmaları, yoksullukla ilişkili muhasebe literatürünü Brighenti’nin “field of visibility” yaklaşımı üzerinden incelemeleri bakımından önemlidir. Çalışma, muhasebe araştırmalarında yoksulluğun hangi yönlerinin görünür kılındığını ve hangilerinin görünmez kaldığını sorgulamaktadır.
Brighenti açısından görünürlük yalnızca “görmek” değildir. Görünürlük aynı zamanda neyin bilgi alanına alınacağına ilişkin toplumsal bir düzenleme biçimidir. Bu perspektiften bakıldığında muhasebe yalnızca ekonomik olayları kaydetmez; neyin ekonomik olay sayılacağını, neyin ölçülebileceğini, neyin raporlanacağını, neyin hesap verebilirliğin konusu yapılacağını belirleyen bir bilgi sistemi hâline gelir.
3.4. Türkiye’de yoksulluğun görünür yüzü
TÜİK’in 2025 Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri bu konuda önemli göstergeler sunmaktadır. Medyan gelirin %50’sine göre göreli yoksulluk oranı %13,0; %60’ına göre %20,6; %70’ine göre %28,7 olarak hesaplanmıştır. Yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olanların oranı %27,9’dur. 0–17 yaş grubunda bu oran %36,8’e ulaşmaktadır.
Dört yıllık panel verilerine göre nüfusun %3,9’u dört yıl boyunca yoksulluk sınırının altında kalırken, %75’i bu dönem boyunca hiç yoksulluk sınırının altında kalmamıştır. Nüfusun %28,8’i sızdıran çatı, nemli duvar veya çürümüş pencere çerçevesi gibi konut sorunları yaşarken, %27,9’u izolasyon nedeniyle ısınma sorunu bildirmiştir. Taksit ödemesi veya borcu olanların oranı %56,4’tür. Gelir dağılımı verilerine göre en yüksek %20’lik kesimin toplam gelirden aldığı pay %48,0 iken en düşük %20’lik kesimin payı %6,4’tür.
Burada önemli bir metodolojik nokta bulunmaktadır: Yoksulluk tek bir doğal sayı değildir. %40, %50, %60 veya %70 medyan gelir eşiğine göre farklı oranlar elde edilmesi, yoksulluğun ölçülmeden önce tanımlandığını göstermektedir. Başka bir ifadeyle: Yoksulluk ölçülmeden önce sınırları çizilir; sayı daha sonra ortaya çıkar. Bu nedenle “yoksulluk %13 mü, %20,6 mı?” sorusunun yanında daha temel bir soru bulunmaktadır: Bu oranların arkasında hangi insan deneyimleri toplulaştırılmış, hangileri ölçüm kategorilerine dönüşemediği için görünmez kalmıştır?
3.5. Hanehalkının yaşam muhasebesi – Bir araştırma hipotezi olarak
Burada muhasebe açısından daha radikal bir soru ortaya çıkmaktadır: Bir işletmenin bilançosu var. Bir kamu kurumunun bütçesi var. Peki hanehalkının yaşam bilançosu nerede?
Bir hane yüksek enflasyon döneminde her ay kaynak tahsisi yapmak zorundadır. Hangi faturayı önce ödeyecektir? Hangi borcu erteleyecektir? Hangi gıdadan vazgeçecektir? Hangi sağlık harcamasını öteleyecektir?
Bunların hiçbiri klasik anlamda bir finansal tablo değildir. Fakat tamamı kıt kaynakların tahsisine ilişkin ekonomik kararlardır.
Bu noktada ampirik bir sınırlama konulmalıdır: Türkiye’de bütün yoksul hanelerin sistematik biçimde “yaşam muhasebesi” tuttuğunu söylemek ampirik olarak desteklenmiş bir iddia değildir. Bu ifade bu çalışmada bir olgu olarak değil, bir araştırma önerisi/hipotez olarak konumlandırılmaktadır: Resmî muhasebe sistemlerinin dışında haneler kıt kaynaklarını nasıl hesaplamakta, önceliklendirmekte ve dağıtmaktadır? Bu soru, muhasebe araştırmasını işletmenin sınırlarından hanehalkının yaşamına doğru genişletebilir.
3.6. Sosyal yardımın tutarı görünür; etkisi ne kadar görünür?
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2025 Faaliyet Raporu’na göre tüm kamu kurumları tarafından gerçekleştirilen toplam sosyal yardım harcaması 587,1 milyar TL olmuş, sosyal yardımlardan faydalanan toplam hane sayısı 3.991.766 olarak gerçekleşmiştir. Bakanlık, belediyeler tarafından yapılan bazı sosyal yardım harcamalarının projeksiyon yöntemiyle tahmin edildiğini de belirtmektedir.
Bu rakamlar sosyal yardımın mali boyutunu görünür kılmaktadır. Ancak başka sorular daha az görünürdür: Yardım hane refahını ne kadar değiştirdi? Etki ne kadar sürdü? Hanenin borçlanma ihtiyacını azalttı mı? Ekonomik bağımsızlığı artırdı mı? Bunlar “harcama muhasebesi”nin ötesine geçerek etki muhasebesi gerektiren sorulardır. Asıl soru yalnızca “ne kadar harcandı?” değil, “bu harcama toplumsal refah üzerinde ne kadar ve ne tür bir değişim yarattı?” sorusudur.
3.7. TMS 29 ve enflasyonun muhasebeleştirilmesi
TMS 29, yüksek enflasyonlu ekonomilerde finansal tabloların genel satın alma gücündeki değişimi yansıtacak şekilde düzeltilmesini öngörmektedir. KGK’nın uygulama rehberinde temel amaç, farklı dönemlerde oluşmuş tutarların cari ölçüm birimi cinsinden ifade edilerek karşılaştırılabilirliğin sağlanması olarak açıklanmaktadır.
Türkiye’de TFRS uygulayan işletmeler açısından TMS 29 kapsamında kullanılan düzeltme katsayıları TÜİK tarafından yayımlanan TÜFE üzerinden oluşturulmaktadır. KGK’nın açıklamalarında genel satın alma gücündeki değişimi yansıtan fiyat endeksi olarak TÜFE’nin esas alındığı belirtilmektedir.
Dolayısıyla enflasyon endeksi yalnızca makroekonomik bir istatistik değildir; finansal tabloların ölçüm altyapısının bir parçasıdır. Fiyatları nasıl ölçüyorsak satın alma gücünü öyle ölçeriz. Satın alma gücünü nasıl ölçüyorsak finansal tabloların ekonomik anlamını da belirli ölçüde öyle kurarız.
Ancak burada daha geniş bir boşluk ortaya çıkar: İşletmenin parasal ölçüm birimindeki aşınmayı düzeltiyoruz; hanehalkının yaşam standardındaki aşınmayı hangi tabloda izliyoruz? Bu soru TMS 29’un bir kusuru değildir. TMS 29’un amacı işletmenin finansal tablolarını yüksek enflasyonun etkisine göre düzeltmektir. Sorun daha geniştir: Muhasebe sistemleri ekonomik gerçekliğin farklı parçalarını raporlamakta; bu parçaların kesişimindeki dağıtımsal refahı ise henüz bütüncül biçimde muhasebeleştirmemektedir.
Dolayısıyla TMS 29, finansal tabloların nominal değerlerle reel ekonomik koşullar arasındaki mesafesini azaltmaya yönelik bir muhasebe mekanizması sunarken, finansal varlıkların piyasa değeri ile reel ekonomik fayda arasındaki ilişkinin ayrıca sorgulanması gerekmektedir.
3.8. Yoksulluk karşı-muhasebesi
Bu boşluk bizi eleştirel muhasebe literatüründeki karşı-muhasebe yaklaşımına götürmektedir. Karşı-muhasebenin temel fikri, egemen hesapların dışında kalan aktörlerin alternatif hesaplar üreterek farklı hesap verebilirlik biçimlerini görünür hâle getirebilmesidir (Gallhofer et al., 2006).
Türkiye açısından bu yaklaşım şu soruyu üretmektedir: Yoksullar hakkında tutulan hesapların yanına, yoksullar tarafından tutulan hesapları koyabilir miyiz?
| Resmî görünürlük | Karşı-muhasebe sorusu |
|---|---|
| Sosyal yardım tutarı | Hane refahında ne kadar değişim yarattı? |
| Yardım alan hane sayısı | Yardımın niteliği ve sürekliliği nedir? |
| Yoksulluk oranı | Yoksullukta kalma süresi nedir? |
| Ortalama gelir | Satın alma gücü nasıl değişti? |
| Enflasyon oranı | Hane bütçesinin fiilî enflasyonu nedir? |
| İstihdam | İşin güvencesi ve gelir yeterliliği nedir? |
| Borç miktarı | Borç hangi ihtiyacı finanse ediyor? |
Bu yaklaşımın amacı resmî istatistiklerin yerine geçmek değildir; resmî hesabın görüş alanını genişletmektir.
Sonuç
Dezenflasyon, Ölçüm Güveni ve Hesap Verebilirlik
Türkiye’de 2026 yılı itibarıyla dezenflasyon süreci tek yönlü bir hikâye değildir. Bir tarafta yıllık TÜFE Ağustos ayında %31,51’e gerilemiş, temel mal enflasyonu %15,89 seviyesine inmiştir. Diğer tarafta hizmet enflasyonu %40,28, enerji enflasyonu %39,23 düzeyinde kalmış; üretici fiyatları aylık %2,57 artmış; hanehalkı beklentisi %45,60 gibi yüksek bir seviyede gerçekleşmiştir.
TCMB 10 Eylül 2026 tarihinde politika faizini %37’de sabit tutmuş, gecelik borç verme faizini %40, borçlanma faizini %35,5 olarak belirlemiştir. Kurul, fiyat istikrarı sağlanana kadar sıkı para politikası duruşunun sürdürüleceğini belirtirken jeopolitik gelişmelerin enerji fiyatları üzerindeki etkisini yukarı yönlü risk olarak değerlendirmiştir.
Dolayısıyla mevcut tabloyu yalnızca “Enflasyon düşüyor” veya “Enflasyon düşmüyor” şeklinde okumak yeterli değildir. Daha anlamlı sorular şunlardır: Enflasyon hangi kanaldan geriliyor? Hangi kanaldan direniyor? Hangi şoklar bu süreci tersine çevirebilir? Beklentiler neden aynı yönde hareket etmiyor? Ölçülen enflasyon ile yaşanan enflasyon arasındaki mesafe neden oluşuyor? Ve daha derinde: Gördüğümüz yoksulluk, yaşanan yoksulluğun tamamı mı; yoksa yalnızca ölçebildiğimiz yoksulluk mu?
Politika ve araştırma gündemi
1-Hizmet enflasyonunda atalet: Geçmiş enflasyonu geleceğe taşıyan sözleşme, kira, ücret ve endeksleme mekanizmaları ayrıntılı biçimde incelenmelidir.
2-Para ve maliye politikası uyumu: Enerji, gıda ve ithal girdi bağımlılığını azaltmaya yönelik arz politikaları dezenflasyon stratejisinin tamamlayıcı unsurlarıdır.
3-Kesime özgü beklenti iletişimi: Piyasa, reel sektör ve hanehalkı arasında 20 puanı aşan beklenti farkı, tek bir iletişim diliyle açıklanamaz.
4-Ölçüm şeffaflığı: TÜFE’nin ağırlıklandırma, fiyat toplama, kalite ayarlama ve yöntem değişikliklerine ilişkin açıklamalarının daha erişilebilir hâle getirilmesi önemlidir. Aynı standart alternatif göstergeler için de geçerli olmalıdır.
5-Dağıtımsal enflasyon muhasebesi: Tek bir ortalama enflasyonun yanında farklı gelir gruplarının tüketim sepetlerine dayalı göstergeler geliştirilmelidir.
6-Hanehalkı Refah Muhasebesi: Gelir-gider-borç-varlık-zorunlu tüketim-ertelenmiş tüketim-dayanışma transferleri arasındaki ilişkiyi izleyen yeni araştırma çerçeveleri geliştirilebilir – hipotez düzeyinde.
7-Sosyal Yardım Etki Muhasebesi: Harcama → erişim → hane refahı → borçlanma → ekonomik bağımsızlık zincirindeki etkileri ölçen göstergeler.
8-Kesişimsel Yoksulluk Muhasebesi: Yoksulluğun kadınlık, çocukluk, yaşlılık, engellilik, göç, bölgesellik ve hane yapısıyla kesişen boyutları.
9-TMS 29 ve ölçüm duyarlılığı: Farklı enflasyon göstergelerinin finansal tablolara olası etkileri ampirik araştırmaların konusu yapılabilir.
10-Finansal piyasalarda değerleme ve likidite açıklamaları: 17 Eylül 2026 sonrası bağlamda, likiditesi düşük varlıklarda kayıtlı değer ile kısa sürede gerçekleşebilir değer arasındaki farkın yatırımcıya daha açık biçimde gösterilmesi araştırılmalıdır. Amaç herhangi bir adli süreç hakkında hüküm vermek değil, finansal raporlamanın stres altındaki bilgi kapasitesini sorgulamaktır.
11-Karşı-muhasebe ve görünürlük: Yoksulların, STK’ların ve yerel toplulukların ürettiği alternatif hesapların sistematik incelenmesi.
Sayıdan hesaba
Enflasyon yalnızca fiyatların yükselmesi değildir. Aynı zamanda satın alma gücünün yeniden dağılımı, beklentilerin yeniden kurulması, sözleşmelerin yeniden yazılması, borçların yeniden anlamlandırılması, işletmelerin maliyet yapılarının değişmesi ve hanelerin hayatlarından bazı seçeneklerin sessizce çıkarılmasıdır.
Bu nedenle sürdürülebilir dezenflasyon yalnızca fiyatları düşürme meselesi değildir. Ölçüm güvenini, ekonomik güveni ve refahın görünürlüğünü birlikte güçlendirme meselesidir.
TÜFE’nin %31,51 olması bir istatistiksel gerçektir. ENAG’ın %49,03 hesaplaması başka bir ölçümün sonucudur. İTO’nun %34,96’lık İstanbul göstergesi ise belirli bir bölgesel fiyat deneyimini temsil etmektedir. Bu üç sayıdan herhangi birini diğerlerinin yerine koymak, ölçüm sorununu çözmez. Asıl yapılması gereken, neden farklı sonuçlar çıktığını açıklayabilmektir.
Aynı şekilde yoksulluk oranının %13,0 veya %20,6 olması da yalnızca iki farklı sayı değildir. İki farklı eşik üzerinden tanımlanan iki farklı ölçüm sonucudur.
Burada muhasebenin daha derin sorusu ortaya çıkar: Ölçtüğümüz şey gerçekliğin kendisi midir, yoksa gerçekliğin ölçülebilir hâle getirdiğimiz kısmı mıdır?
Belki de mesele tam burada düğümlenmektedir. Bir işletmenin bilançosunda varlıkların, borçların ve özkaynakların bir hesabı vardır. Devletin bütçesinde kamu kaynaklarının hesabı vardır. TMS 29, yüksek enflasyon altında finansal tabloların satın alma gücü bakımından yeniden ifade edilmesine imkân verir. Sosyal istatistikler yoksulluk, gelir dağılımı ve yaşam koşullarını ölçer. Ama bütün bu hesapların kesiştiği yerde hâlâ eksik bir tablo vardır: Hanenin yaşam bilançosu.
İşte burada “yoksulluk muhasebesi” yalnızca yeni bir istatistik üretme önerisi olmaktan çıkar. Muhasebenin görünürlük sınırlarını sorgulayan bir araştırma alanına dönüşür.
Bu nedenle çalışmanın önerdiği zincir basit fakat önemlidir:
Görünürlük → Ölçüm → Doğrulama → Hesap Verebilirlik → Müdahale.
Bu zincirin herhangi bir halkası koparsa sayı yalnızca sayı olarak kalabilir. Görünürlük yoksa sorun bilinmez. Ölçüm yoksa karşılaştırılamaz. Doğrulama yoksa güven zayıflar. Hesap verebilirlik yoksa bilgi eyleme dönüşmez. Müdahale yoksa hesap yalnızca kayda dönüşür.
Finansal piyasalardaki gelişmeler de aynı ölçüm sorununu farklı bir düzlemde ortaya koymaktadır. Bir finansal varlığın kayıtlı değeri, piyasa değeri ve kısa sürede gerçekleşebilir değeri birbirinden farklılaşabildiği gibi, finansal değerin büyümesi de kendiliğinden reel ekonomik faydanın aynı ölçüde arttığını göstermemektedir. Bu nedenle ekonomik gerçekliğin ölçümü yalnızca enflasyon endeksleri açısından değil, finansal değerleme açısından da sorgulanmalıdır.
Son soru belki de bu yüzden en basit ve en ağır sorudur: Yoksulluğu mu hesaplıyoruz, yoksa yalnızca hesaplayabildiğimiz kısmını mı yoksulluk olarak kabul ediyoruz? Bir insanın hayatında görünmeyen bir maliyet varsa, o maliyet gerçekten yok mudur? Yoksa henüz onun için bir hesap açılmamış mıdır?
Muhasebenin tarihi, görünür olanı kaydetme tarihidir. Geleceği ise belki de görünmeyeni hesap verebilir kılma cesaretinde yatmaktadır.
Kapsam ve Sınırlılıklar
Bu çalışma 24 Eylül 2026 itibarıyla kamuya açık verilere dayanan analitik bir değerlendirmedir. Eylül 2026 TÜFE verisi henüz yayımlanmamıştır; bu nedenle fiyat düzeyine ilişkin son tam gözlem Ağustos 2026’dır. Çalışma nedensellik iddiası taşımamaktadır. TÜİK–ENAG farkının nedenleri, beklenti ayrışmasının belirleyicileri, fon tasfiyelerinin makroekonomik etkileri ve “hanehalkı yaşam muhasebesi” ile “yoksulluk karşı-muhasebesi” önerilerinin ampirik uygulanabilirliği ayrıca test edilmelidir.
Yapay Zekâ Kullanım Beyanı
Bu çalışmanın hazırlanması sürecinde üretken yapay zekâ araçlarından metnin dilsel akıcılığının geliştirilmesi, yapısının gözden geçirilmesi, tekrarların ayıklanması ve editoryal iyileştirme amacıyla yararlanılmıştır. Çalışmanın araştırma sorusu, temel kavramsal yaklaşımı, teorik çerçevesi, yorumları ve bilimsel sorumluluğu yazara aittir. Yapay zekâ araçları çalışmanın epistemik sorumluluğunu üstlenen bağımsız bir yazar veya araştırmacı olarak kullanılmamıştır. Nihai metin, kaynakların ve bilimsel iddiaların doğruluğu bakımından yazar tarafından gözden geçirilmiş ve onaylanmıştır.
Kaynakça
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı. (2026). 2025 yılı faaliyet raporu.https://www.aile.tr/media/289547/faaliyet-raporu-2025-pdf.pdf
Brighenti, A. M. (2007). Visibility: A category for the social sciences. Current Sociology, 55(3), 323–342. https://doi.org/10.1177/0011392107076079 https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/0011392107076079
Gallhofer, S., Haslam, J., Monk, E., & Roberts, C. (2006). The emancipatory potential of online reporting: The case of counter accounting. Accounting, Auditing & Accountability Journal, 19(5), 681–718.https://discovery.dundee.ac.uk/en/publications/the-emancipatory-potential-of-online-reporting-the-case-of-counte/
Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu. (2024). TMS 29: Yüksek Enflasyonlu Ekonomilerde Finansal Raporlama – Uygulama Rehberi.https://www.kgk.gov.tr/Portalv2Uploads/files/Duyurular/v2/TDS/TMS_29_Uygulama_Rehberi.pdf
Mazzola, L., Contrafatto, M., & Tregidga, H. (2026). Examining visibilities and invisibilities within poverty-related accounting research. Accounting, Auditing & Accountability Journal, Advance online publication. https://doi.org/10.1108/AAAJ-03-2023-6320 [20 Ağustos 2026 kabul / in press]https://pure.royalholloway.ac.uk/en/publications/examining-visibilities-and-invisibilities-within-poverty-related-/
MSCI. (2026, June 23). MSCI announces the results of the MSCI 2026 Market Classification Review. MSCI – 2026 Market Classification Review
The Economist. (2026, September 24). Turkey’s investment-fund fiasco: The country could lose its status as an emerging market. The Economist.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası. (2026, 10 Eylül). Faiz oranlarına ilişkin basın duyurusu (2026-38).https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/tr/tcmb+tr/main+menu/duyurular/basin/2026/duy2026-38
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası. (2026, 17 Eylül). Para Politikası Kurulu toplantı özeti (2026-42).https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/Main+Menu/Duyurular/Basin/2026/DUY2026-42
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası. (2026, 23 Eylül). Sektörel enflasyon beklentileri – Eylül 2026.https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/085d78c0-9809-4b33-a6b6-21e0a22a6405/PKA_Rapor.pdf?MOD=AJPERES&CACHEID=ROOTWORKSPACE-085d78c0-9809-4b33-a6b6-21e0a22a6405-prnV9yS
Türkiye İstatistik Kurumu. (2026, 3 Eylül). Tüketici Fiyat Endeksi, Ağustos 2026.https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58290/metadata
Türkiye İstatistik Kurumu. (2026). Tüketici Fiyat Endeksi: 2025=100 temel yılı ve metodolojik güncelleme.https://www.tuik.gov.tr/media/announcements/TUFE_Duyuru30102025.pdf
Türkiye İstatistik Kurumu. (2025, 26 Aralık). Gelir Dağılımı İstatistikleri, 2025.https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/53993/metadata
Türkiye İstatistik Kurumu. (2025, 30 Aralık). Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri, 2025.https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/53994/metadata
İstanbul Ticaret Odası. (2026, Eylül). 2023=100 İstanbul Tüketici Fiyat İndeksi, Ağustos 2026.https://ististatistik.ito.org.tr/public/files/bulten.pdf?1738434769
Sermaye Piyasası Kurulu. (2026, 23 Eylül). Tasfiye konusu fonlardaki yatırımcı sayısına ilişkin açıklama.https://spk.gov.tr/duyurular/basin-duyurulari/2026/tasfiye-konusu-fonlardaki-yatirimci-sayisina-iliskin-aciklama
World Bank. (2026, April 28). Commodity Markets Outlook, April 2026.https://documents.worldbank.org/en/publication/documents-reports/documentdetail/099842304282633100
![]()
