Skip to content

Hesap Verebilirlik Nasıl Değişti? Türkiye’de Hesap Verebilirliğin Mikrotemellerinin Tarihsel Dönüşümü: Osmanlı Mali Denetiminden Algoritmik Karar Zincirlerine…

How Has Accountability Changed? The Historical Transformation of the Microfoundations of Accountability in Türkiye: From Ottoman Fiscal Audit to Algorithmic Decision Chains…

Özet

Bu çalışma, Türkiye’de hesap verebilirliğin tarihsel dönüşümünü, kurumsal mimari ile gündelik karar davranışı arasındaki ilişki bağlamında incelemektedir. Çalışmada hesap verebilirliğin mikrotemelleri, bir kararın sahipliği, gerekçesi, kaydı, görünürlüğü, denetimi ve yaptırımı arasındaki zincirin gündelik eylem düzeyinde nasıl üretildiğini ifade eden analitik bir kavram olarak ele alınmaktadır. Kuramsal-tarihsel ve yorumlayıcı bir yaklaşım benimsenmiş; Osmanlı mali denetiminden (1862 Divan-ı Muhasebat) 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu’na, 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu’na, 6085 sayılı Sayıştay Kanunu’na, 2018 sonrası Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne ve veri temelli-algoritmik karar destek sistemlerine uzanan çizgi, mevzuat ve kurumsal belgeler üzerinden okunmuştur. Çalışma üç katkı sunmaktadır. Birincisi, Türkiye’de hesap verebilirliğin dönüşümünü doğrusal bir ilerleme anlatısı yerine, uygunluk, performans, saydamlık ve izlenebilirlik mantıklarının üst üste bindiği bir katmanlaşma süreci olarak yorumlar. İkincisi, 2018 sistem geçişini “hesap verebilirlik arttı/azaldı” ikiliğinden çıkararak yetki, karar ve sorumluluk zincirinin yeniden örgütlenmesi olarak çözümler. Üçüncüsü, şeffaflık, belge ve veri bolluğunun hesap verebilirlikle özdeşleştirilemeyeceğini savunur ve algoritmik dönem için dört sınanabilir önerme ile bir araştırma gündemi sunar. Çalışma ampirik değil kavramsaldır; ortaya konan önermeler kurum, görev ve karar türü düzeyinde sınanmayı beklemektedir.

Anahtar Kelimeler: Hesap verebilirlik, mikrotemeller, kamu muhasebesi, 5018 sayılı Kanun, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, algoritmik hesap verebilirlik, denetim izi

JEL Sınıflaması: M41, M42, H83

Abstract

This study examines the historical transformation of accountability in Türkiye by relating institutional architecture to everyday decision-making behaviour. The microfoundations of accountability are conceptualised as the individual-level processes through which the chain linking a decision’s ownership, rationale, record, visibility, audit and sanction is actually produced. Adopting a conceptual, historical-interpretive approach, the paper reads the trajectory from Ottoman fiscal audit (the 1862 Divan-ı Muhasebat) through the Public Accounting Law No. 1050, the Public Financial Management and Control Law No. 5018, the Court of Accounts Law No. 6085, the 2018 Presidential Government System, and data-driven algorithmic decision support, using legislation and institutional documents. The paper makes three contributions. First, it interprets the evolution of accountability not as linear progress but as a process of layering, in which logics of compliance, performance, transparency and traceability are superimposed rather than substituted. Second, it analyses the 2018 transition not as a question of whether accountability “increased” or “decreased”, but as a reorganisation of the chain of authority, decision and responsibility. Third, it argues that transparency, documentation and data abundance cannot be equated with accountability, and it advances four testable propositions and a research agenda for the algorithmic era. The study is conceptual rather than empirical; its propositions await testing at the level of institution, task and decision type.

Keywords: Accountability, microfoundations, public sector accounting, Law No. 5018, Presidential Government System, algorithmic accountability, audit trail

JEL Classification: M41, M42, H83

Giriş

Bir kamu görevlisi neden hesap verir? Kanun böyle öngördüğü için mi, denetleneceğini bildiği için mi, hiyerarşik üstüne karşı sorumlu olduğu için mi, devlete karşı görev taşıdığı için mi, vicdanı rahat etsin diye mi, yoksa yaptığı kararın bir gün başkaları tarafından sorgulanabileceğini bildiği için mi? Bu sorular birbirine yakın görünür. Oysa aralarında kuramsal açıdan önemli bir fark vardır. Çünkü hesap verebilirlik, yalnızca hukuki metinlerde yazılı bir yükümlülük değildir. Aynı zamanda aktörlerin karar alma biçimleri, otoriteyle ilişkileri, sorumluluk algıları, birbirlerine duydukları güven, itiraz etme tarzları ve işlemlerini kayıt altına alma alışkanlıkları içinde üretilen bir pratiktir.

Bu nedenle hesap verebilirliğin tarihini yalnızca kanunların, kurumların ve denetim sistemlerinin tarihi olarak okumak eksik kalabilir. Muhasebe literatürü, kayıt ve raporlama sistemlerinin yetki ve sorumluluk ilişkilerini hem yansıttığını hem de kurduğunu uzun süredir vurgulamaktadır (Roberts ve Scapens, 1985). Buna karşın Türkiye bağlamında hesap verebilirlik, ağırlıklı olarak mevzuat ve kurumsal yapı düzeyinde tartışılmış; kayıt, gerekçe ve yaptırım zincirinin gündelik karar düzeyinde nasıl işlediği ise sınırlı biçimde ele alınmıştır. Ayrıca 2018’de gerçekleşen yürütme model dönüşümü, çoğunlukla anayasa hukuku ve siyaset bilimi perspektifiyle incelenmiş; bu dönüşümün hesap verebilirliğin muhasebesel ve yönetsel mikrotemellerine etkisi sistematik biçimde çözümlenmemiştir.

Bu çalışmanın araştırma sorusu şudur:

Türkiye’de hesap verme kurumları değişirken, hesap verebilirliği gündelik hayatta üreten davranışsal, ahlaki ve ilişkisel mekanizmalar da aynı ölçüde değişti mi; ve kurumsal dönüşümün her aşaması, hesap verebilirlik zincirinin hangi halkasını yeniden biçimlendirdi?

Yöntem ve kapsam

Çalışma, kuramsal-tarihsel ve yorumlayıcı bir denemedir. Birincil malzeme olarak 5018 sayılı Kanun, 6085 sayılı Sayıştay Kanunu, 6771 sayılı Anayasa değişikliği Kanunu ve 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi gibi mevzuat metinleri; Sayıştay ve Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi gibi kurumların tarihsel ve kurumsal belgeleri kullanılmıştır. Bu malzeme, hesap verebilirlik, muhasebe ve kamu yönetimi yazınındaki kuramsal çerçeveyle birlikte okunmuştur. Çalışma, ampirik veri toplamamaktadır. Dolayısıyla davranışa ilişkin iddialar (örneğin “emir böyleydi” savunmasının yaygınlığı) kanıtlanmış bulgular olarak değil, sınanması gereken önermeler olarak sunulmuştur. Ayrıca mevzuat metinleri resmî düzenlemeleri göstermekte, fiilî uygulamanın bundan farklılaşabileceği göz önünde tutulmaktadır.

Katkılar ve yapı

Çalışmanın katkıları üç başlıkta toplanabilir. Birincisi, hesap verebilirliğin Türkiye’deki tarihsel dönüşümünü, katmanlaşma kavramı üzerinden yeniden okumasıdır. İkincisi, 2018 sistem geçişini normatif bir değerlendirmeye indirgemeden, hesap verme zincirinin (yetki, karar, gerekçe, kayıt, görünürlük, denetim, sorgulama, yaptırım) yeniden örgütlenmesi olarak çözümlemesidir. Üçüncüsü, algoritmik karar destek sistemlerini hesap verebilirliğin yeni bir mikrotemel sorunu olarak çerçevelemesi ve dört sınanabilir önerme ile bir araştırma gündemi önermesidir.

Çalışma beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm kuramsal çerçeveyi ve analitik zinciri kurar. İkinci bölüm Osmanlı’dan 5018 ve 6085 sayılı kanunlara uzanan tarihsel çizgiyi inceler. Üçüncü bölüm Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi öncesi ve sonrasını karşılaştırır. Dördüncü bölüm şeffaflık, muhasebe ve dijitalleşme ilişkisini tartışır. Beşinci bölüm algoritmik dönemi, hesap verme kültürü sorusunu, araştırma gündemini ve sınırlılıkları ele alır.

1. Hesap Verebilirliğin Mikrotemelleri: Kurumların Ardındaki İnsan
1.1. Hesap verebilirliğin ilişkisel yapısı

Hesap verebilirlik, çoğunlukla kurumsal bir düzenleme olarak kavranır: bir kurum, bir yetkili, bir işlem, bir kayıt, bir denetçi ve nihayetinde bir rapor. Bu perspektif gerekli olmakla birlikte yetersizdir. Çünkü hiçbir kurum kendi başına hesap vermez; hesabı insanlar verir. Yöneticiler karar verir, memurlar işlemleri gerçekleştirir, muhasebeciler kayıt yapar, denetçiler sorgular, üst yöneticiler cevap verir, parlamento denetler, kamuoyu izler.

Hesap verebilirlik literatüründe kavram, bir aktörün (hesap veren) bir forum karşısında davranışını açıklamak ve gerekçelendirmek zorunda olduğu, forumun da sonuç doğurabildiği bir ilişki olarak tanımlanır (Bovens, 2007). Schedler (1999) bu ilişkiyi iki bileşene ayırır: cevap verebilirlik (answerability), yani bilgi sunma ve gerekçelendirme yükümlülüğü; ve yaptırım uygulanabilirliği (enforceability), yani yetersiz hesabın sonuç doğurabilmesi. Bu ayrım analitik açıdan önemlidir. Çünkü bir sistemde cevap verebilirlik güçlü, yaptırım zayıf olabilir; ya da tersi. Dolayısıyla “hesap verebilirlik var mı?” sorusu yerine, “hangi bileşen, hangi karar türünde ve hangi forum karşısında işliyor?” sorusu sorulmalıdır.

1.2. Mikrotemeller yaklaşımı

“Mikrotemeller” yaklaşımı, örgüt ve strateji yazınında, kolektif düzeydeki olguların (rutinler, yetkinlikler gibi) bireylerin eylemleri ve etkileşimleri üzerinden açıklanması fikriyle gelişmiştir (Felin, Foss, Heimeriks ve Madsen, 2012). Bu çalışmada mikrotemel, hesap verebilirliğin gündelik karar düzeyinde dayandığı davranışsal, ahlaki ve ilişkisel unsurlar bütününü ifade eder. Bu unsurlar şunlardır: kararın kime ait olduğu, kararın hangi bilgi ve gerekçeye dayandığı, kararın hangi kayıtla izlenebildiği, kararın kime karşı denetlendiği ve denetimin sonuç doğurup doğurmadığı.

Hesap verebilirliğin gündelik hayatta nasıl üretildiğine bakmak, aşağıdaki türden soruları gündeme getirir. Bir kişi neden itiraz eder? Neden sessiz kalır? Neden kayıt tutar? Neden bazı kararları yazılı hâle getirir, bazılarını sözlü olarak çözer? Neden bir talimatı sorgular veya sorgulamaz? Neden “emir böyleydi” der? Neden “vicdanım rahat” demeyi yeterli görür? Bunlar küçük görünen davranışlardır. Fakat büyük kurumların gerçek işleyişi çoğu zaman bu küçük davranışların toplamından oluşur.

Uele, Ranasinghe ve Akroyd’un (2026) çalışması, hesap verebilirliği yalnızca formal kurumsal mekanizmalar üzerinden değil, gündelik ahlaki ve ilişkisel pratikler üzerinden düşünmenin önemini ortaya koyan güncel çalışmalardan biridir. Yazarlar, şeffaflığın kısıtlı olduğu koşullarda bile hesap verebilirliğin ahlaki ve ilişkisel pratikler üzerinden üretilebildiğini göstermektedir. Çalışma Tonga kamu sektörüne odaklanmaktadır; dolayısıyla bulguları Türkiye’ye doğrudan aktarmak doğru değildir. Ancak “hesap verebilirliğin mikrotemelleri” yaklaşımı, Türkiye’nin kendi tarihsel deneyimini yeniden okumak için güçlü bir teorik çıkış noktası sunmaktadır. Bu yaklaşım şu soruyu gündeme getirir:

İnsanlar tarih boyunca kime, nasıl ve neden hesap verdi?

1.3. Muhasebe, kayıt ve hesap verebilirliğin sınırları

Formal sistem ile gündelik davranış arasında her zaman birebir örtüşme bulunmayabilir. Kanun yazılı olarak itiraz hakkı verebilir, fakat çalışan itiraz etmeyebilir. Denetim mekanizması kurulmuş olabilir, fakat sorun resmî kanala taşınmayabilir. Raporlama sistemi çalışıyor olabilir, fakat rapor yalnızca biçimsel bir uyum belgesine dönüşebilir. Bu durum, örgüt kuramında formal yapı ile fiilî faaliyet arasındaki ayrışma (decoupling) olarak bilinen olguyla örtüşür (Meyer ve Rowan, 1977). Ayrışma, formal yapıların meşruiyet sağlamak amacıyla benimsenip fiilî pratiği değiştirmeyebileceğini ileri sürer. Tam da bu nedenle hesap verebilirliği anlamak için kurallar kadar davranışlara da bakmak gerekir.

Muhasebe bu tartışmada merkezî bir konuma sahiptir. Roberts ve Scapens (1985), muhasebe sistemlerinin aynı zamanda birer hesap verebilirlik sistemi olduğunu, yetki ilişkilerinin kayıtlar üzerinden kurulduğunu ve sürdürüldüğünü vurgular. Roberts (1991) ise hiyerarşik hesap verebilirliğin bireyi izole eden ve savunmacı bir benlik üretebilen bireyselleştirici biçimini, yüz yüze ve karşılıklı anlayışa dayanan toplumsallaştırıcı biçimden ayırır. Bu ayrım, “amirim böyle istedi” gibi söylemlerin neden ortaya çıkabildiğini anlamak açısından açıklayıcıdır. Power (1997) ise denetimin yaygınlaştığı toplumlarda denetim faaliyetinin bir doğrulama ritüeline dönüşebileceğini, denetlenebilirliğin sağlanmasının gerçek hesap verebilirliğin yerine geçebileceğini savunur.

Hesap verebilirliğin sınırları da kavramsal çerçevenin parçasıdır. Messner (2009), hesap vermenin hiçbir zaman tam olamayacağını, hesap veren aktörün kendi eylemlerinin tüm gerekçelerine erişemeyeceğini ve hesabın bağlama bağımlı olduğunu savunur. Roberts (2009) da şeffaflığın sınırlarına dikkat çekerek mekanik hesap verme yerine “akıllı” hesap verebilirlik anlayışını önerir. Kamu yönetiminde ise bir sonuca çok sayıda aktör katkı verdiğinde sorumluluğun belirli bir kişiye atfedilmesinin güçleştiği durum, “çok eller sorunu” (problem of many hands) olarak adlandırılır (Thompson, 1980; Bovens, 2007).

Mikrotemel düzeyinde hesap verebilirliğin en somut hukuki karşılıklarından biri, kamu görevlisinin emir karşısındaki konumunu düzenleyen kanunsuz emir rejimidir. Anayasa’nın 137. maddesine göre kamu hizmetinde çalışan kimse, üstünden aldığı emri mevzuata aykırı görürse yerine getirmez ve bu aykırılığı emri verene bildirir. Üstü emrinde ısrar eder ve bunu yazı ile yenilerse emir yerine getirilir ve bu hâlde emri yerine getiren sorumlu olmaz. Konusu suç teşkil eden emir ise hiçbir surette yerine getirilmez ve yerine getiren sorumluluktan kurtulamaz. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 11. maddesi de buna paralel bir düzenleme içerir. Bu rejim, hesap verme zincirinde sorumluluğun nerede durduğunu yazılı kayıtla (yazılı bildirim ve yazılı ısrar) belirleyen bir mekanizma kurar. “Amirim böyle istedi” savunması, hukuken tanımlı bir sorumluluk aktarım mekanizmasının gündelik karşılığı olarak okunabilir.

Mali yönetimde bu rejim, 5018 sayılı Kanun’un harcama sürecine ilişkin hükümleriyle birlikte işler. Kanun’un 31. maddesi harcama yetkilisini, 32. maddesi harcama talimatını (hizmet gerekçesi, işin konusu ve tutarı, süresi, ödenek ve gerçekleştirme usulü ile görevli kişiler) ve harcama yetkilisinin sorumluluğunu, 33. maddesi ise gerçekleştirme görevlilerinin harcama talimatı üzerine işlem yapmasını ve kendi iş ve işlemlerinden sorumluluğunu düzenler. Zincirin her halkasının belgelenmesi ve imza sahibinin açıkça belirlenmesi hesap verebilirliği güçlendirir. Aynı yapı, sorumluluğu belgeye ve talimata taşıyarak “kendini koruma” davranışını bireysel düzeyde rasyonel kılan bir teşvik yapısı da doğurabilir.

İtiraz maliyeti bakımından ayrıca dikkat çekici bir düzenleme vardır. 657 sayılı Kanun’un 125/B-j bendi, “verilen emirlere itiraz etmeyi” kınama cezasını gerektiren fiiller arasında saymaktadır. Anayasa Mahkemesi, 3 Haziran 2025 tarihli kararında (E.2025/56, K.2025/124; RG 8/8/2025-32980) bu kuralı Anayasa’ya aykırı bulmamış; kuralın kapsamındaki emirlerin Anayasa, kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve yönetmelik hükümlerine aykırı olmaması gerektiğini vurgulamıştır. Bu çerçevede mevzuata aykırı emre itiraz etmek korunurken, mevzuata uygun emre itiraz etmek disiplin yaptırımına konu olabilmektedir. Bir emrin “mevzuata aykırı” mı yoksa yalnızca “yerinde olmayan” mı olduğunu değerlendirmenin riski ise büyük ölçüde itiraz eden görevlinin üzerindedir. Bu belirsizlik alanı, sessiz kalma ve yazılı güvence arama davranışlarının mikrotemel düzeyindeki muhtemel zeminini oluşturur.

Anayasa m. 137, DMK m. 125/B-j ve Anayasa Mahkemesi’nin kararları ile şekillenen hukuki çerçeve, kamu görevlilerinin fiilî eylemlerini birebir resmetmez; ancak görevlinin karar anında karşı karşıya kaldığı biçimsel teşvik, koruma ve ceza risk haritasını çizer. İtirazın disiplin yaptırımına konu olabilme ihtimali, karar vericinin zihninde rasyonel bir ‘itiraz maliyeti’ kurgulamaktadır. Bu hukuki kurgunun gündelik hayatta sessizliğe mi, yazılı güvence arayışına mı yoksa biçimsel uyuma mı dönüştüğü ise doğası gereği sınanmayı bekleyen bir hipotezdir.

1.4. Analitik çerçeve: hesap verme zinciri ve önermeler

Yukarıdaki tartışma, bu çalışmada kullanılan analitik çerçeveyi belirler. Hesap verebilirlik, aşağıdaki hesap verme zinciri olarak düşünülmektedir:

Yetki → Karar → Gerekçe → Kayıt → Görünürlük → Denetim → Sorgulama → Yaptırım → Sorumluluk

Zincirin herhangi bir halkası zayıfladığında hesap verebilirlik de zayıflayabilir. Mikrotemel düzeyi, bu halkaların her birinin aktörler tarafından fiilen nasıl üretildiğine bakar. Çalışmanın tartışması boyunca dört önerme geliştirilecek ve Beşinci Bölüm’de ayrıntılandırılacaktır:

●Önerme 1 (Katmanlaşma): Yeni hesap verme mantıkları eskilerinin yerini almaz, üzerlerine biner. Mantıklar arası çatışma ve belgeye bağlanmış sorumluluk zinciri (kanunsuz emir rejimi, harcama talimatı, belge düzeni), bireysel düzeyde savunmacı kayıt ve kendini koruma davranışını artırabilir.

●Önerme 2 (Merkezileşme): Yetki merkezileştikçe karar sahipliğinin adresi netleşebilir. Ancak hazırlama, koordinasyon ve onay aşamaları kayıt altına alınmadığında sorumluluk atfı zayıflar.

vÖnerme 3 (Görünürlük): Şeffaflık, yalnızca gerekçelendirme ve yaptırım kanallarıyla birleştiğinde hesap verebilirliğe dönüşür. Aksi hâlde belge ve veri bolluğu hesap verebilirliğin ikamesi olur.

●Önerme 4 (Algoritma): Algoritmik karar zincirlerinde insan onayının itiraz maliyeti yüksek ve gerekçe kaydı yoksa, sorumluluk biçimsel imzaya indirgenir. İtirazın disiplin yaptırımı riski taşıdığı hukuki ortamlarda bu eğilim güçlenebilir.

Bu çalışmadaki davranışa ilişkin ifadeler (sessiz kalma, kendini koruma, biçimsel imza gibi) ampirik bulgu değil, Bölüm 5.4’te sunulan araştırma gündemiyle sınanmayı bekleyen hipotezlerdir. Atıf yapılan mevzuat, aktörlerin fiilî davranışını değil, o davranışı çevreleyen biçimsel teşvik yapısını göstermektedir.

2. Osmanlı’dan 5018’e: Hesap Verebilirliğin Tarihsel Dönüşümü
2.1. Osmanlı mali denetimi ve Divan-ı Muhasebat

Türkiye’de hesap verebilirliğin köklerini yalnızca Cumhuriyet döneminde aramak doğru olmaz. Osmanlı mali yönetiminde kamu gelir ve giderlerinin kontrolüne ilişkin uzun bir kurumsal gelenek bulunmaktadır. Sayıştay’ın tarihçesine göre 16. yüzyıldan Maliye Nezareti’nin kuruluşuna kadar mali denetimde Başbâkî Kulluğu önemli bir rol üstlenmiş; 1838’de Maliye Nezareti’nin kurulmasından sonra farklı meclis ve komisyonlarla mali denetim yeniden yapılandırılmıştır (T.C. Sayıştay Başkanlığı, t.y.-a).

Bu tarihsel çizginin önemli dönemeçlerinden biri 29 Mayıs 1862’de Divan-ı Muhasebat’ın kurulmasıdır. Kuruluş gerekçesinde kamu harcamalarının gelirlerle dengelenmesi, dairelere tahsis edilen ödeneklerin aşılmaması ve yıl sonunda hesap verilmesi açık biçimde vurgulanmıştır. Divan-ı Muhasebat daha sonra 1876 Kanun-ı Esasi’sinin 105–107. maddelerinde düzenlenerek anayasal bir kurum hâline gelmiştir.

Burada önemli bir dönüşüm söz konusudur:

Hesap verme, kişisel veya idari bir yükümlülük olmaktan çıkarak kurumsallaştırılmış mali denetimin konusu hâline gelmeye başlamıştır.

Muhasebe açısından bu dönüşüm, ödenek, harcama ve yıl sonu hesabı arasında kurulan bağın, ilk kez anayasal bir denetim mekanizmasına bağlanması anlamına gelir. Ödeneğin aşılmaması ilkesi, ex ante bir sınırlandırmayı; yıl sonu hesabı ise ex post bir hesap sunmayı içerir. Hesap verme ilişkisi böylece hem öncel hem de sonsal bir kayıt-denetim çiftine yerleşmiştir.

2.2. Cumhuriyet dönemi ve usule uygunluk mantığı

Cumhuriyet döneminde kamu yönetiminin merkezileşmesi, kamu hizmetlerinin genişlemesi ve mali yönetimin kurumsallaşmasıyla birlikte hesap verebilirliğin ağırlık merkezi giderek kişiden kuruma doğru kaymıştır. “Kayma” sözcüğü bilinçli seçilmiştir: kişisel sorumluluk ortadan kalkmamış, yalnızca vurgu değişmiştir. Artık yalnızca “bu memur ne yaptı?” değil, “bu kurum kamu kaynağını nasıl kullandı?” sorusu da önem kazanmıştır.

Bu dönüşüm muhasebenin rolünü büyütmüştür. Kamu kaynağının kullanımını göstermek için kayıt gerekir. Kayıt olmadan denetim zayıflar; denetim olmadan hesap sormak güçleşir. Böylece kayıt → denetim → hesap verme ilişkisi güçlenmiştir.

1927 tarihli 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu döneminde ise hesap verebilirliğin ağırlık merkezi büyük ölçüde usule ve mali kontrole uygunluk etrafında şekillenmiştir. Temel soru şudur: “İşlem kurala uygun yapıldı mı?” Bu mantıkta kanıt, belgeye dayalı işlem zinciridir. Hesap verebilirlik, belgenin eksiksizliği ve usule uyum üzerinden sınanır. Bu yaklaşım hukuki güvenceyi güçlendirmiştir. Ancak kamu yönetiminin karmaşıklaşmasıyla birlikte tek başına yeterli olmaktan çıkmıştır. Çünkü uygunluk, sonucun değerli olup olmadığını söylemez. Artık şu sorular da önem kazanmıştır: Kaynak etkili kullanıldı mı? Hedefe ulaşıldı mı? Sonuç ne oldu? Kamu değeri üretildi mi?

Usule uygunluk mantığının kamu görevlileri ile mali bürokrasinin zihniyet kodları üzerindeki etkisi, yalnızca kamu mali mevzuatıyla sınırlı kalmamıştır. Yazında sıkça vurgulandığı üzere Türkiye’de muhasebe uygulaması ve finansal raporlama büyük ölçüde vergi mevzuatının çizdiği çerçevede şekillenmiştir. Bu çerçeve, kayıtların belgeye dayanmasını esas alan belge düzeni (VUK m. 227/1) ile Maliye Bakanlığı’nın VUK m. 175 ve mükerrer 257’ye dayanan yetkisiyle çıkarılan Muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebliği (Sıra No: 1) ve Tek Düzen Hesap Planı üzerinden işler. Bu düzen, muhasebeciyi ve mali bürokratı “işlem gerçekte ne ifade ediyor?” sorusundan önce “işlem hangi belgeye dayanıyor ve hangi hesapta izleniyor?” sorusunu sormaya yöneltebilir; yani öz yerine belgesel biçimselliğe ağırlık verilmesini teşvik edebilir. Ancak bu etki mutlak değildir. Vergi hukuku tümüyle biçimci değildir (VUK m. 3/B’nin ispat kuralı iktisadi, ticari ve teknik icapları da dikkate alır) ve TMS/TFRS özün önceliği ilkesine dayanır. Dolayısıyla burada ileri sürülen, belgesel biçimselliğin mikro düzeyde savunmacı kayıt davranışını güçlendirebileceğine ilişkin bir hipotezdir (Önerme 1).

Osmanlı mali yönetimindeki Başbâkî Kulluğu’ndan Divan-ı Muhasebat’a uzanan gelenekteki ‘defter ve evrak üzerinden ibra olma’ refleksi, Cumhuriyet bürokrasisinde kopuşa uğramamış; 1050 sayılı Kanun ve Vergi Usul Kanunu (VUK) kurgusuyla usulcü bir niteliğe bürünmüştür. Günümüz kamu ve özel sektör muhasebe pratiğinde VUK’un biçimci/belgeci anlayışı ile Uluslararası Muhasebe Standartlarının (TMS/TFRS) ‘özün önceliği’ ilkesi yan yana ve gerilimli biçimde varlığını sürdürmektedir. Bu gerilim, Önerme 1’de ileri sürülen katmanlaşma tezinin muhasebe disiplini içindeki en belirgin mikro tezahürüdür.

2.3. 5018 ve 6085: saydamlık, performans ve sonuç odaklılık

Bu dönüşümün önemli kilometre taşlarından biri 2003 tarihli 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu’dur. Kanun, mali saydamlık ve hesap verme sorumluluğunu kamu mali yönetiminin temel ilkeleri arasında saymış; stratejik planlama, performans programları, faaliyet raporları, iç kontrol ve dış denetimi daha bütünleşik bir mali yönetim anlayışı içinde ele almıştır (T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2007). Kanun ayrıca harcama yetkilisi, gerçekleştirme görevlisi, muhasebe yetkilisi, üst yönetici, strateji geliştirme birimi ve iç denetim gibi rolleri tanımlamıştır. Bu roller, hesap verebilirliğin mikrotemellerini doğrudan ilgilendirir. Çünkü her biri bir kişiye, bir imzaya ve belirli bir sorumluluk alanına karşılık gelir. Hesap verebilirlik, soyut bir kurumsal ilke olmaktan çıkıp, işlem zincirinde adı belli bir aktörün sorumluluğuna bağlanmıştır.

Böylece soru, “ne yaptın?” olmaktan çıkıp “ne yaptın, neden yaptın ve ne sonuç ürettin?” sorusuna doğru genişlemiştir. 2010 tarihli 6085 sayılı Sayıştay Kanunu ile de düzenlilik denetiminin yanında performans denetimi daha belirgin bir yer kazanmış; kamu kaynaklarının etkili, ekonomik ve verimli kullanılıp kullanılmadığının değerlendirilmesi hesap verebilirliğin sonuç boyutunu güçlendirmiştir (T.C. Sayıştay Başkanlığı, 2010, t.y.-b). Sayıştay’ın sorumluların hesap ve işlemlerini yargılama işlevinin sürmesi ise, performans ve etkililik eksenindeki genişlemenin yanında, yaptırım uygulanabilirliği boyutunun korunduğunu göstermektedir.

2.4. Katmanlaşma: mantıkların üst üste binmesi

Tarihsel çizgi kabaca şöyle okunabilir:

Mali kayıt → mali kontrol → kurumsal sorumluluk → mali saydamlık → performans → sonuç odaklı hesap verebilirlik.

Bu sıralama bir mantık sıralamasıdır, kesin bir kronolojik ikame değildir. Yeni mantıklar eskilerin yerini almaz; üzerlerine biner. Bugün bir kamu idaresinde uygunluk denetimi (1050 mantığı), performans programı ve faaliyet raporu (5018 mantığı) ve performans denetimi (6085 mantığı) aynı anda işler. Bu katmanlaşma, aynı kurum içinde farklı hesap verme mantıklarının birbiriyle çatışabileceği anlamına gelir. Usule uygunluk kaygısı ile sonuç odaklılık kaygısı aynı karar noktasında farklı davranışları teşvik edebilir. Örneğin sonuç odaklı bir performans göstergesini yakalamak için esneklik gerektiren bir karar, uygunluk açısından risk taşıyabilir. Bu durumda hangi mantığın baskın olacağına karar veren, her zaman bir insandır. Bu gözlem Önerme 1’in temelini oluşturur. Katmanlaşmanın özeti Tablo 1’de sunulmuştur.

Dönem / DüzenlemeBaskın MantıkTemel SoruÖne Çıkan Kayıt/Kanıt TürüMuhtemel Mikrotemel Riski
Divan-ı Muhasebat (1862)Ödeneğin aşılmaması, yıl sonu hesabı“Ödenek aşıldı mı, hesap verildi mi?”Defterler, hesap cetvelleriHesabın kişisel/hiyerarşik ilişki içinde çözülmesi
1050 sayılı Kanun (1927)Usule ve mali kontrole uygunluk“İşlem kurala uygun mu?”Belge ve evrak zinciriSavunmacı kayıt, biçimsel uyum; belge ve hesap planı kaygısının öz kaygısının önüne geçmesi
5018 sayılı Kanun (2003)Saydamlık, stratejik yönetim, performans“Ne yaptın, neden, ne sonuç ürettin?”Stratejik plan, performans programı, faaliyet raporu, iç kontrolGöstergelerin biçimsel doldurulması
6085 sayılı Kanun (2010)Düzenlilik ve performans denetimi“Kaynak etkili, ekonomik, verimli kullanıldı mı?”Denetim raporlarıDenetim bulgusuna uyumun biçimselleşmesi
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (2018)Merkezî yürütme ve koordinasyon“Karar zinciri nasıl izlenir?”Kararnameler, genelgeler, ofis kayıtlarıÇok eller sorunu
Dijital/algoritmik yönetimVeri temelli karar“Karar hangi veriye ve modele dayandı?”Veri, model ve işlem kayıtlarıBiçimsel insan onayı, açıklanabilirlik boşluğu

Not: Tablo analitik bir yorumdur; risk sütunu ampirik bulgu değil, sınanması gereken hipotezleri göstermektedir.

Ancak burada kritik bir soru hâlâ cevaplanmış değildir:

Kurumların hesap verebilirlik mekanizmaları değişirken, bu mekanizmaları günlük hayatta uygulayan insanların davranışları ne kadar değişti?

3. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Öncesi ve Sonrası: Hesap Verebilirliğin Mikrotemelleri Nasıl Değişti?

Türkiye’nin yakın tarihindeki en önemli kurumsal kırılmalardan biri 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesidir. Bu değişiklik yalnızca hükümet kurma yöntemini değiştiren anayasal bir düzenleme değildir. Yürütmenin örgütlenme biçimi, bakanlıkların konumu, Cumhurbaşkanlığı teşkilatı, üst yönetim ve koordinasyon mekanizmaları da yeniden düzenlenmiştir. Anayasa değişikliği 6771 sayılı Kanun ile yapılmış (2017), geçiş 2018 seçimlerinin ardından Temmuz 2018’de gerçekleşmiştir. 10 Temmuz 2018 tarihli 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Cumhurbaşkanlığına bağlı Dijital Dönüşüm, Finans, İnsan Kaynakları ve Yatırım Ofisleri gibi yeni yapılar oluşturulmuştur. Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi’nin kurumsal raporlarında da ifade edildiği üzere, 2018 sonrasında kamu yönetimi yeni bir anlayışla yeniden yapılandırılmış ve yeni sisteme özgü kurum ve kuruluşlar ortaya çıkmıştır (T.C. Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi, 2024).

Bu dönüşümü hesap verebilirlik açısından “başbakanlık kalktı, cumhurbaşkanlığı geldi” biçiminde okumak yüzeysel kalır. “Hesap verebilirlik arttı mı, azaldı mı?” sorusu da yetersizdir. Çünkü bu soru hesap verebilirliği tek boyutlu bir nicelik gibi ele alır ve değerlendirmeyi siyasal bir hükme indirger. Bu bölümün amacı normatif bir karşılaştırma yapmak değil, yetki, sorumluluk, denetim, raporlama ve karar alma zincirinin nasıl değiştiğini görünür kılmaktır. Asıl soru şudur:

Yetki, karar ve sorumluluk zinciri nasıl yeniden düzenlendi?

Çünkü hesap verebilirliğin mikrotemeli tam burada bulunur. Kararı kim alıyor? Talimatı kim veriyor? Uygulamayı kim yapıyor? Sonucu kim izliyor? Kayıt kimin üzerinde? Denetim kime karşı yapılıyor? Ve gerektiğinde “bu kararın hesabını kim verecek?” sorusunun cevabı nerede bulunuyor?

3.1. 2018 öncesi yapı

2018 öncesindeki parlamenter sistemde yürütme ilişkileri Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar Kurulu, bakanlıklar ve bürokratik teşkilat üzerinden çok katmanlı bir yapı içerisinde işliyordu. Bu dönem kendi içinde homojen değildir. Örneğin 2014’ten itibaren Cumhurbaşkanı’nın doğrudan halk tarafından seçilmesi, yapıya yeni bir meşruiyet boyutu eklemiştir. Buna rağmen yürütmenin günlük işleyişi Başbakan ve Bakanlar Kurulu üzerinden yürüyordu.

Bu yapıda hesap verebilirliğin önemli sorularından biri şuydu: “Bu karar hangi kurumsal zincirin içinde üretildi?” Kararın hazırlanması, siyasal sorumluluğu, uygulanması ve denetlenmesi farklı kurumsal aktörler arasında dağılıyordu. Hesap verebilirliğin mikrotemelleri daha çok kurumsal aracılık üzerinden şekilleniyordu. Bakanlık bürokrasisi kendi hiyerarşisi içinde hareket ediyor; bakanlıkların siyasal sorumluluğu Bakanlar Kurulu ve Başbakanlık mekanizması içinde anlam kazanıyor; parlamenter denetim ise bu zincirin önemli halkalarından birini oluşturuyordu. Meclis; soru, genel görüşme, Meclis araştırması ve soruşturması, gensoru ve güvensizlik oyu gibi araçlarla yürütmeyi sorgulayabiliordu. Yürütmenin Meclis’in güvenine dayanması, siyasal sorumluluğun en güçlü yaptırım biçimi olan güvensizlik oyunu mümkün kılıyordu. Schedler’in (1999) ayrımıyla söylenirse, hem cevap verebilirlik hem de yaptırım uygulanabilirliği boyutu bu zincirde parlamenter araçlarla temsil ediliyordu.

Bu durum tek başına daha fazla veya daha az hesap verebilirlik anlamına gelmez. Fakat sorumluluğun kurumsal aracılar üzerinden dağıldığı bir yapı oluşturur. Dolayısıyla mikrotemel sorusu çoğu zaman şu biçimde ortaya çıkar: “Ben bu karar zincirinin neresindeyim?”

3.2. 2018 sonrası yapı: Mevzuat teyidi

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yürütme yapısı Cumhurbaşkanı merkezli olarak yeniden düzenlenmiştir. Anayasa’nın 104. maddesi yürütme yetkisini Cumhurbaşkanı’na vermekte; Cumhurbaşkanı yardımcılarını ve bakanları atama ve görevlerine son verme yetkisini de ona bırakmaktadır (Anayasa m. 104; 6771 sayılı Kanun m. 8). Cumhurbaşkanı yardımcıları, 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin (CBK) 17/2. maddesi uyarınca Cumhurbaşkanı’na karşı sorumludur. Düzenleme araçları da değişmiş; kanun ve yönetmeliğin yanında Cumhurbaşkanlığı kararnameleri devreye girmiştir. Ancak bu araç sınırsız değildir: Anayasa’nın 104/17. maddesine göre Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen ve kanunda açıkça düzenlenen konularda kararname çıkarılamaz, kararname ile kanun arasında farklı hüküm bulunması hâlinde kanun hükümleri uygulanır ve TBMM’nin aynı konuda kanun çıkarması durumunda kararname hükümsüz hâle gelir.

Yetki devri bakımından 1 sayılı CBK iki farklı düzenleme içerir. İlkine göre Cumhurbaşkanı, yetkilerinden bir kısmını sınırlarını yazılı olarak belirterek astlarına devredebilir; ancak devrettiği yetkiyi gerek gördüğünde kendisi de doğrudan kullanabilir (m. 1/3). Bu düzenleme, devredilen yetkinin devreden makam tarafından kullanılmaması yönündeki yerleşik idare hukuku anlayışından ayrışmakta ve devirle birlikte sorumluluğun nasıl dağılacağı tartışmasını derinleştirmektedir (Maltepe Üniversitesi, 2022). İkinci düzenleme İdari İşler Başkanlığı’na ilişkindir: Her kademedeki yöneticiler görevlerini mevzuata, plan ve programlara uygun yürütmekten bir üst yöneticiye karşı sorumludur (m. 16/1); yetkilerinin bir kısmını sınırlarını yazılı ve açık biçimde belirtmek şartıyla devredebilir (m. 16/2); “yetki devri, yetki devreden amirin sorumluluğunu kaldırmaz” (m. 16/3). İdari İşler Başkanı da bütün birimlerin faaliyet, işlem ve hesaplarını denetlemekle görevli ve Cumhurbaşkanı’na karşı sorumludur (m. 5/3). Bu hüküm, İdari İşler Başkanlığı için açık bir sorumluluk düzeni kurmaktadır. Diğer kamu idareleri bakımından ise ilgili kendi mevzuatının ayrıca incelenmesi gerekir.

Siyasal ve dış denetim boyutunda da yapı değişmiştir. Anayasa’nın 98. maddesi TBMM’nin bilgi edinme ve denetim yollarını Meclis araştırması, genel görüşme, Meclis soruşturması ve yazılı soru olarak sayar. Yazılı soru, milletvekillerinin Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlara yöneltebildiği, en geç on beş gün içinde cevaplanması öngörülen bir araçtır ve Cumhurbaşkanı’na yöneltilemez. Meclis soruşturması Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar bakımından m. 106’nın beşinci ila yedinci fıkralarına, Cumhurbaşkanı’nın sorumluluğu ise m. 105’e tabidir. Gensoru ve güvensizlik oyu araçları artık yer almamaktadır. Bütçenin hazırlanması Cumhurbaşkanı’na aittir (m. 161). Cumhurbaşkanlığına bağlı kuruluşlar arasında Devlet Denetleme Kurulu ve Strateji ve Bütçe Başkanlığı da yer almaktadır (1 sayılı CBK m. 37). 5018 sayılı Kanun ise yürürlükte kalmış; değişen, bu mali ve yönetsel çerçevenin oturduğu yürütme mimarisidir.

3.3. Karşılaştırmalı çözümleme
Boyut2018 Öncesi2018 Sonrası
Yürütme yapısıCumhurbaşkanı + Başbakan + Bakanlar Kurulu merkezli yapıCumhurbaşkanı merkezli tekil yürütme
Bakanların konumuBakanlar Kurulu içinde, Meclis’e karşı siyasal ve idari sorumluluk taşıyan yapıCumhurbaşkanına karşı sorumlu bakanlık yapılanması
Yetki zinciriBaşbakan/Bakanlar Kurulu → Bakan → bürokrasiCumhurbaşkanı → bakanlıklar ve üst yönetim
KoordinasyonBaşbakanlık ve Bakanlar Kurulu ağırlıklıCumhurbaşkanlığı merkezli
Karar zinciriÇok katmanlı kurumsal aracılıkDaha merkezî yürütme yapısı
Düzenleyici araçlarKanun, tüzük/yönetmelik, Bakanlar Kurulu düzenlemeleriKanun, yönetmelik, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri
Meclis denetim araçlarıSoru, genel görüşme, Meclis araştırması/soruşturması, gensoru, güvensizlik oyuYazılı soru, Meclis araştırması, genel görüşme; gensoru ve güvensizlik oyu yok
Siyasal sorumluluğun yaptırımıGüvensizlik oyuyla hükümetin düşürülebilmesiHükümeti düşüren Meclis mekanizması yok; seçim ve özel sorumluluk usulleri
Performans/sonuç sorumluluğu5018 çerçevesinde kurum ve üst yönetici sorumluluğu5018 sürerken Cumhurbaşkanlığı merkezli yeni teşkilat ve koordinasyon yapıları
Dijital yönetime-Devlet ve kurum bazlı dijitalleşmeCumhurbaşkanlığı merkezli dijital dönüşüm ve veri odaklı yönetim yaklaşımı
Hesap verebilirlik sorusu“Karar hangi kurumsal zincirde üretildi?”“Karar nasıl üretildi ve nasıl izlenebilir?”
Temel mikrotemelKurumsal aracılık ve hiyerarşik sorumlulukMerkezî koordinasyon ve karar zincirinin izlenebilirliği

Not: Tablo bir değer yargısı değil, yapısal bir tasvir sunar.

Burada önemli olan, sistemlerden birini diğerine göre değerlendirmek değildir. Asıl mesele şunlardır: Yetki nerede? Karar nerede üretiliyor? Bilgi nerede tutuluyor? Kayıt kimin elinde? Denetim kime karşı yapılıyor? Kararın gerekçesi nerede görülebiliyor? Ve gerektiğinde kimden hesap istenebiliyor?

3.4. Merkezileşme ve hesap verebilirlik

Merkezileşme ile hesap verebilirlik arasında otomatik bir ilişki yoktur. Yetkinin merkezileşmesi bazı kararların adresini belirginleştirebilir. Ancak kararın hazırlanması, veri üretimi, koordinasyonu, hukuki değerlendirmesi ve uygulanması farklı aktörlere dağıldığında sorumluluk zinciri yine karmaşıklaşabilir. Bu durum, yukarıda anılan “çok eller sorunu”nun merkezî yapıdaki görünümüdür (Thompson, 1980; Bovens, 2007). Dolayısıyla:

Merkezileşme $\neq$ otomatik olarak daha fazla hesap verebilirlik.

Çok aktörlü yapı $\neq$ otomatik olarak daha fazla hesap verebilirlik.

Asıl mesele, kararın hangi aşamasında kimin sorumluluğunun başladığı ve nerede sona erdiğinin izlenebilir olmasıdır. Başka bir ifadeyle: yetkinin nerede toplandığı kadar, kararın hangi kayıtlar üzerinden izlenebildiğidir. Bu tespit Önerme 2’nin temelini oluşturur.

3.5. Yeni sistemin yeni mikrotemelleri

Bu açıdan bakıldığında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sonrasında hesap verebilirliğin mikrotemellerine üç boyut daha belirgin biçimde eklenmektedir.

(i) Merkezî koordinasyon. Kararların farklı kurumlar arasındaki koordinasyonu daha merkezî bir yapıda gerçekleşebilmektedir. Bu, hem kararın adresini netleştirebilir hem de koordinasyon sürecindeki rolleri görünmez kılabilir.

(ii) Yetki devri ve yönetsel sorumluluk. 1 sayılı CBK, yetki devrinin yazılı ve sınırlarının belirli olmasını öngörmekte (m. 1/3, m. 16/2) ve İdari İşler Başkanlığı yöneticileri bakımından devrin devreden amirin sorumluluğunu kaldırmadığını açıkça belirtmektedir (m. 16/3). Cumhurbaşkanı’nın devrettiği yetkiyi doğrudan kullanabilmesi (m. 1/3) ise, aynı yetkinin iki farklı düzeyde kullanılabilmesi anlamına gelir. Bu durumda hesap verebilirlik açısından kritik soru şudur: Devredilen bir yetki fiilen kim tarafından, hangi aşamada ve hangi kayıtla kullanıldı? Bu soru kayda geçmiyorsa devirdeki yazılı sınır, sorumluluğun izlenebilirliğini garanti etmez. Bu nedenle yetki devrinin pratikte ne kadar izlenebildiği ayrıca sınanması gereken ampirik bir sorudur (Önerme 2).

(iii) Veri ve dijitalleşme. Kamu yönetimi giderek daha fazla veri temelli hâle gelmektedir. Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi de yeni dönemi veriye dayalı ve dijital araçlarla desteklenen kamu insan kaynakları yönetimi perspektifiyle tanımlamaktadır. Dijitalleşme e-Devlet ve kurum bazlı uygulamalarla 2018 öncesinde de mevcuttu. Yeni olan, dijital dönüşümün Cumhurbaşkanlığı merkezli bir ofis aracılığıyla koordine edilmesidir. Böylece hesap verebilirliğin klasik mikrotemellerine yeni bir unsur eklenmektedir: veriye dayalı kararın sorumluluğu.

3.6. “Kime karşı?” sorusundan “Karar zinciri nasıl izlenir?” sorusuna

2018 öncesinde hesap verebilirlik tartışmasının önemli bir boyutu “bakan kime karşı sorumludur?” sorusuydu. Yeni sistemde ise buna şu soru eklenmektedir: “Cumhurbaşkanlığı merkezli karar ve koordinasyon yapısında sorumluluk zinciri nasıl izlenebilir?” Bu iki soru birbirinin alternatifi değildir; hesap verebilirliğin farklı boyutlarını gösterir. İki dönem arasındaki fark şöyle özetlenebilir:

●2018 öncesi: Çok aktörlü yürütme → kurumsal aracılık → hiyerarşik sorumluluk → parlamenter denetim.

●2018 sonrası: Cumhurbaşkanı merkezli yürütme → yeniden yapılandırılmış teşkilat → merkezî koordinasyon → yeni yetki/sorumluluk zincirleri → dijital ve veri temelli yönetim.

Fakat bu karşılaştırmadan doğrudan “hangisi daha hesap verebilirdir?” sonucu çıkarılamaz. Bu soru, hesap verebilirliğin hangi boyutunun (siyasal, mali, idari, hukuki) ve hangi karar türünün ölçüldüğüne bağlıdır. Asıl akademik soru şudur:

Hangi sistemde, hangi karar türünde, hangi aktörün hangi bilgiye dayanarak aldığı karar daha görünür, izlenebilir ve sorgulanabilir hâle geliyor?

İşte bu soru bizi yeniden mikrotemellere götürür. Çünkü sistemler değişebilir; ama sonunda yine insan karar verir, uygular, kayıt tutar, itiraz eder, susar ve hesap verir.

4. Şeffaflık, Muhasebe ve Dijitalleşme: Görünürlük Hesap Verebilirlik midir?
4.1. Sorumluluk, şeffaflık ve hesap verebilirlik

Başlangıçtaki soruya şimdi daha yakından dönülebilir: Hesap verebilirlik şeffaflıktan bağımsız olabilir mi? Kısmen evet. Ancak bu, şeffaflığın önemsiz olduğu anlamına gelmez. Bir kişi vicdanına karşı sorumlu olabilir; bir yönetici kurumuna, bir memur amirine, bir kurum devlete karşı sorumlu olabilir. Fakat kamusal hesap verebilirlik, hesabın başkaları tarafından görülebilmesini, anlaşılabilmesini ve gerektiğinde sorgulanabilmesini gerektirir.

Bu nedenle üç kavram birbirinden ayrılmalıdır:

●Sorumluluk: “Ben bundan sorumluyum.” (Aktörün kendi eylemini üstlenmesi.)

●Şeffaflık: “Ne yaptığım görülebiliyor.” (Eylemin ve verinin görünür olması.)

●Hesap verebilirlik: “Ne yaptığımı ve neden yaptığımı açıklamak ve gerektiğinde sorgulanmak zorundayım.” (Gerekçelendirme ve yaptırıma açık olma.)

Bu üç kavram birbirini destekler; ama aynı şey değildir. Bir kurum çok sayıda rapor yayımlayabilir; fakat raporların hiçbiri kararın gerçek gerekçesini açıklamıyorsa şeffaflık biçimsel kalabilir. Binlerce veri kamuya açılabilir; fakat vatandaş hangi verinin önemli olduğunu anlayamıyorsa görünürlük bilgi yığınına dönüşebilir. Bir işlem tamamen dijital olabilir; fakat algoritmanın neden o sonucu ürettiği bilinmiyorsa dijitalleşme hesap verebilirlik sorununu çözmez. Dolayısıyla:

Dijital görünürlük $\neq$ gerçek hesap verebilirlik.

Bu ayrım, literatürde de karşılığını bulur. Hood ve Heald (2006), şeffaflığın bir yönetişim ideali olarak yaygınlaşmasına rağmen farklı biçimlerinin farklı sonuçlar doğurduğunu ve şeffaflığın tek başına iyi yönetişim üretmediğini tartışır. Roberts (2009), şeffaflığın tek başına “akıllı” bir hesap verebilirlik üretmediğini, hatta aşırı görünürlüğün aktörleri savunmacı davranışa itebileceğini savunur. Messner (2009) ise hesap vermenin dili ve kayıtları ne kadar zenginleşirse zenginleşsin, aktörün kendi eylemlerine ilişkin hesabının her zaman eksik kalacağını belirtir. Dolayısıyla şeffaflık, hesap verebilirliğin gerekli ama yeterli olmayan bir koşuludur. Bu tespit Önerme 3’ün temelini oluşturur.

4.2. Muhasebe: kayıt, iz ve kurumsal hafıza

Burada muhasebenin rolü yeniden önem kazanır. Muhasebe yalnızca bir kayıt sistemi değildir; aynı zamanda kurumsal hafızadır. Bir işlem kaydedildiğinde geçmişte gerçekleşmiş bir olay gelecekte yeniden görülebilir hâle gelir. Roberts ve Scapens’ın (1985) vurguladığı gibi muhasebe sistemleri, yetki ve sorumluluk ilişkilerini kayıtlar üzerinden kurar ve sürdürür. Bu nedenle şu ilişki kurulabilir:

Kayıt → İz → Denetlenebilirlik → Hesap verebilirlik

Fakat kritik bir sınır vardır: kayıt altına alınan her şey, ekonomik ve yönetsel gerçekliğin tamamını görünür kılmaz. Bir muhasebe kaydı işlemi gösterebilir. Ancak kararın arkasındaki güç ilişkisini, alternatiflerin neden elendiğini, kimin hangi riski taşıdığını, kararın sosyal etkisini, çevresel maliyetini ve zamanlama etkisini her zaman göstermeyebilir. Power’ın (1997) doğrulama ritüeli tespiti de bu noktada anlam kazanır: denetim izinin varlığı, gerekçenin varlığını garanti etmez. Bu nedenle muhasebenin daha derin sorusu şudur:

Muhasebe neyi görünür, neyi görünmez kılıyor?

İşte bu soru doğrudan hesap verebilirlik sorusudur. Çünkü bir tanımlama, bir sınıflandırma, bir ölçüm ve bir kayıt tercihi, aynı zamanda hangi sorumluluğun görülebilir, hangisinin görünmez olacağına ilişkin bir tercihtir.

4.3. Dijital devlet ve yeni görünürlük

e-Devlet ve dijital kamu hizmetlerinin gelişmesiyle vatandaşın kamu işlemlerini izleme kapasitesi de değişmiştir. Başvuru yapılabilmekte, sonuç izlenebilmekte, belgeye erişilebilmekte ve birçok işlem dijital kayıt üzerinden takip edilebilmektedir. Bu durum vatandaşın konumunu değiştirir: vatandaş artık yalnızca hizmet alan değil, işlemi izleyen, bilgiye erişen ve kayıt üzerinden sorgulayabilen aktör hâline gelmektedir.

Bu değişimin ne ölçüde gerçekleştiği ise ampirik bir sorudur. Hizmet sunumundaki izlenebilirlik ile karar süreçlerindeki izlenebilirlik aynı şey değildir. Bir başvurunun hangi aşamada olduğunu görmek, o başvuruya ilişkin kararın gerekçesini görmek anlamına gelmez. Dolayısıyla temel sınır değişmez:

Görünürlük, gerekçelendirme olmadan eksik kalır.

Bir karar görülebilir, ama neden alındığı görülmeyebilir. Bir harcama görülebilir, ama neden o tarihte yapıldığı anlaşılamayabilir. Bir performans göstergesi görülebilir, ama göstergenin neden seçildiği bilinmeyebilir. Bu nedenle geleceğin hesap verebilirliği yalnızca “veri var mı?” sorusunu değil, “hangi veri görünür hâle getirildi ve hangi gerçeklik görünmez kaldı?” sorusunu da sormalıdır.

5. Algoritmik Dönem ve Hesap Verme Kültürü: Defter Değişti, Peki Hesap Verme Kültürü Değişti mi?
5.1. Algoritmik karar zincirleri

Türkiye’de hesap verebilirliğin tarihine bakıldığında önemli bir dönüşüm görülmektedir: Osmanlı’da mali kayıtlar ve Divan-ı Muhasebat; Cumhuriyet’te merkezî bürokratik mali yönetim; 1050 döneminde usule ve mali kontrole dayalı yaklaşım; 5018 ile mali saydamlık, stratejik yönetim, performans ve hesap verme sorumluluğu; 6085 ile düzenlilik ve performans denetiminin genişlemesi; 2018 sonrasında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yürütme ve kamu teşkilatının yeniden örgütlenmesi; dijitalleşme ile işlemlerin daha fazla kayıt altına alınması. Şimdi ise veri, algoritma ve yapay zekâ yeni bir aşamanın kapısını açmaktadır.

Türkiye kamu yönetiminde Gelir İdaresi’nin vergi risk analiz algoritmaları, EKAP üzerinden yürütülen ihale süreçleri ve Bütünleşik Sosyal Yardım Bilgi Sistemi’nin hak sahipliği puanlamaları gibi veri odaklı karar destek araçları yaygınlaşmaktadır. Bu sistemlerde algoritmanın ürettiği risk skoru veya karar önerisi karşısında denetim elemanının ya da onay makamındaki kamu görevlisinin ‘farklı bir gerekçe yazarak sistem önerisinin dışına çıkma’ esnekliği daralabilmektedir. Audit trail (denetim izi) ve açıklanabilirlik standartlarının belirsiz olduğu durumlarda, insan onayı sistemi sorgulayan bir denetim halkası olmaktan çıkıp, algoritmanın ürettiği kararın hukuki sorumluluğunu üstlenen biçimsel bir imzaya dönüşme riski taşımaktadır (Önerme 4).”

Burada hesap verebilirliğin klasik modeli zorlanacaktır. Geleneksel sistemde insan karar verir, gerekçe sunar ve sorumluluk taşır. Algoritmik sistemlerde ise karar zinciri uzayabilir:

Veri → algoritma → öneri → insan değerlendirmesi → yönetici onayı → uygulama → sonuç

Bu durumda yeni sorular ortaya çıkar: Algoritmayı kim tasarladı? Veriyi kim seçti? Model hangi varsayımlarla çalıştı? İnsan öneriyi neden kabul etti? Alternatif neden reddedildi? Hata olduğunda kim sorumlu? Bu sorular teknoloji soruları gibi görünür. Aslında bunlar doğrudan hesap verebilirlik sorularıdır.

Busuioc (2021), algoritmik karar destek sistemlerinin hesap verebilirliği üç noktada zorladığını gösterir: modelin gerekçesinin açıklanabilirliği (cevap verebilirlik boşluğu), hata durumunda kimin yaptırıma tabi olacağı (yaptırım boşluğu) ve insan onayının gerçek bir denetim mi yoksa biçimsel bir imza mı olduğu. Üçüncü nokta mikrotemel düzeyinde özellikle önemlidir. Çünkü insan onayı, sorumluluğu insana bağlayan en önemli halkadır. Ancak sistem önerisine itiraz etmenin maliyeti yüksekse, onay bir denetim değil, sorumluluğu bir kişiye yazma ritüeline dönüşebilir. Bu, “çok eller sorunu”nun algoritmik biçimidir ve Önerme 4’ün temelini oluşturur. Gelecekte “kararı kim verdi?” sorusu tek başına yeterli olmayacaktır. Buna şu da eklenecektir: kararın oluşum zincirinde kim, hangi aşamada ve hangi bilgiye dayanarak etkili oldu?

5.2. Hesap verme kültürü sorusu

Bütün bu teknolojik ve kurumsal değişimlerin üzerinde, çalışmanın hipotez düzeyinde bıraktığı daha temel bir soru vardır: İnsanların hesap verme kültürü değişti mi? Üstün talimatına itaat etme eğilimi ne kadar değişti? İtiraz etme kültürü ne kadar gelişti? Kişisel vicdanı formal kayıt yerine koyma eğilimi ne kadar azaldı? “Aramızda çözelim” anlayışı ne kadar geriledi? “İş yürüsün” gerekçesiyle prosedürleri esnetme eğilimi ne kadar değişti? Kişisel sorumluluk ile kurumsal sorumluluk birbirinden ne kadar ayrılabildi? Bunlar hesap verebilirliğin gerçek mikrotemelleridir.

Burada önemli bir uyarı gerekir. “Hesap verme kültürü” ifadesi, tek tip ve tüm kurumlarda aynı olan bir kültürü çağrıştırabilir. Oysa kamu kurumları arasında, hatta aynı kurumun birimleri arasında bile hesap verme pratikleri farklılaşabilir. Bu çalışmadaki sorular bu nedenle genel hükümler değil, kurum, görev türü ve karar türü düzeyinde sınanması gereken hipotezlerdir.

Daha fazla kural her zaman daha fazla hesap verebilirlik üretmez. Daha fazla rapor da, daha fazla veri de üretmez. Hatta belge bolluğu bazen gerçek sorumluluğu görünmez hâle getirebilir. Dosya vardır, imza vardır, tutanak vardır, rapor vardır, kontrol listesi vardır. Ama kararın gerçek gerekçesi nerede? İtiraz neden dikkate alınmadı? Risk neden kabul edildi? Alternatif neden reddedildi? Kaynağın gerçek maliyeti neydi? Bunların cevapları formal belgelerin arasında kaybolabilir. Dolayısıyla:

Belge bolluğu $\neq$ hesap verebilirlik.

Veri bolluğu $\neq$ şeffaflık.

Şeffaflık bolluğu $\neq$ gerçek hesap verebilirlik.

5.3. Muhasebenin yeniden tanımı: hesap verebilirlik altyapısı

Bu nedenle hesap verebilirlik, daha geniş bir zincir içinde düşünülmelidir:

Yetki → Karar → Gerekçe → Kayıt → Görünürlük → Denetim → Sorgulama → Sonuç → Sorumluluk

Bu zincirin herhangi bir halkası zayıfladığında hesap verebilirlik de zayıflayabilir. Burada muhasebenin rolü yeniden ortaya çıkar. Muhasebe yalnızca “ne kadar para harcandı?” sorusuna cevap veren bir sistem olarak kalmamalıdır. Daha geniş bir perspektifle şu sorulara da cevap verilebilirliğine katkı sağlamalıdır: Ne oldu? Neden oldu? Kimin kararıydı? Hangi risk alındı? Kim taşıdı? Sonuç ne oldu? Bu bakımdan muhasebe, salt kayıt sistemi olmaktan çıkarak kurumsal hafıza ve hesap verebilirlik altyapısı olarak yeniden düşünülebilir.

5.4. Araştırma gündemi ve sınırlılıklar

Önermelerin sınanabilir kılınması için dört yönde araştırma önerilebilir.

●Birincisi, belge analizi: Karar türlerine göre (atama, düzenleme, harcama, yatırım) hangi belgelerin üretildiği, gerekçenin kayıtlarda yer alıp almadığı ve kamuya açılıp açılmadığı iki dönem için karşılaştırılabilir (Önerme 2 ve 3).

●İkincisi, denetim izi analizi: Sayıştay raporları, iç denetim bulguları ve Meclis denetim faaliyetleri (soru ve araştırma önergeleri gibi) aynı karar türleri üzerinden izlenebilir (Önerme 1 ve 3).

●Üçüncüsü, süreç izleme ve nitel görüşmeler: Seçilmiş birkaç karar için hazırlık, öneri, koordinasyon, onay ve uygulama aşamalarındaki aktörler ve kayıtlar yeniden kurulabilir. Kamu görevlileriyle yapılacak görüşmeler, “emir böyleydi” ya da “aramızda çözelim” gibi ifadelerin ne sıklıkta ve hangi koşullarda ortaya çıktığını gösterebilir. Uele ve arkadaşlarının (2026) nitel yaklaşımı bu açıdan bir model sunar (Önerme 1 ve 2).

●Dördüncüsü, algoritmik karar destek örnekleri: Veri temelli kararlarda insan onayının niteliği ve gerekçe kaydının varlığı incelenebilir (Önerme 4).

Bu gündemin sınırları da açıkça belirtilmelidir. Bu çalışma, ampirik veri toplamadan kavramsal ve tarihsel bir çerçeve kurmaktadır. İki dönem arasındaki farklar yalnızca sistem değişikliğinden değil, ekonomik koşullardan, olağanüstü hâl uygulamalarından ve veri erişimindeki değişimlerden de kaynaklanabilir. Bu nedenle gözlenecek farklar tek bir nedene bağlanmamalıdır. Ayrıca çalışmada kurumsal çerçeve resmî mevzuat ve kurum belgeleri üzerinden okunmuştur; fiilî uygulamanın bundan sapabileceği göz önünde tutulmalıdır. Ayrıca mevzuat hükümleri ile fiilî uygulama arasındaki mesafe bu çalışmada ölçülmemiştir; yazılı emir, harcama talimatı ve yetki devri düzenlemelerinin gündelik karar davranışını ne ölçüde şekillendirdiği süreç izleme ve görüşmelerle sınanmalıdır.

Sonuç

Bu çalışma, Türkiye’de hesap verebilirliğin tarihsel dönüşümünü, kurumsal mimarinin ve mevzuatın ardındaki mikrotemeller üzerinden yeniden okumuştur. Başlangıçtaki soruya dönülürse: Hesap verebilirlik nasıl değişti? Kurumlar değişti. Kanunlar değişti. Denetim yöntemleri değişti. Muhasebe sistemleri değişti. Bütçeleme anlayışı değişti. Hükümet sistemi değişti. Teknoloji değişti. Vatandaşın bilgiye erişim biçimi değişti. Ancak rasyonel-bürokratik aygıtın ve dijital araçların bu radikal dönüşümüne rağmen, öznenin sorumlulukla yüzleştiği o varoluşsal ve eylemsel anda benzer söylemsel sığınaklar varlığını sürdürebilmektedir: “Amirim böyle istedi.” “Ben zaten vicdanen sorumluyum.” “Aramızda hallettik.” “İş yürüsün, sonra bakarız.” Bu söylemler, geleneksel alışkanlıkların ötesinde, öznenin formal ve algoritmik sistemlerin denetim baskısı karşısında kendi failliğini (agency) askıya alma ve sorumluluğu hiyerarşinin ya da modelin anonimliğine devretme refleksini simgeler. Bu durum var oldukça, kurumsal ve algoritmik sistemler ne kadar modernleşirse modernleşsin, hesap verebilirliğin mikrotemellerinde geçmişten süzülen katmanlı izler yaşamaya devam edecektir. Bu nihai bir tespit değil, kuramsal bir hipotezdir ve önerilen araştırma gündemiyle sınanmayı beklemektedir.

Çalışmanın ortaya koyduğu dört sonuç şöyle özetlenebilir:

1.Birincisi, hesap verebilirliğin tarihi doğrusal bir ilerleme hikâyesi değil, katmanlaşma hikâyesidir. Uygunluk, performans, saydamlık ve veri temelli izlenebilirlik mantıkları birbirinin yerini almaz; aynı kurumun içinde birlikte işler ve zaman zaman çatışır (Önerme 1).

2-İkincisi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi geçişi için “hesap verebilirlik arttı” ya da “azaldı” demek yerine, hesap verebilirliğin örgütsel biçiminin değiştiğini söylemek daha doğrudur. Merkezileşme sorumluluğun adresini netleştirebilir; fakat karar süreci çok aktörlü hâle geldiğinde sorumluluğu görünmez de kılabilir. Bu iki etki yan yana var olabilir. Önemli olan, kararın hangi kayıtlar üzerinden izlenebildiğidir (Önerme 2).

3-Üçüncüsü, şeffaflık, belge ve veri bolluğu tek başına hesap verebilirlik üretmez. Görünürlük, gerekçelendirme ve sorgulanabilirlikle tamamlanmadığında biçimsel kalır (Önerme 3).

4-Dördüncüsü, algoritmik dönemde bu sorun keskinleşir. Kararın dayandığı veri ve sistem önerisi, insan onayından önce ve sonra nasıl kayda geçmektedir? İnsan onayı gerçek bir denetim midir, yoksa biçimsel bir imza mı? (Önerme 4).

Kuramsal ve pratik çıkarımlar

Kuramsal düzeyde çalışma, hesap verebilirlik literatürüne muhasebe merkezli bir mikrotemel perspektifi eklemektedir. Hesap verme zinciri kavramı, kurumsal şemadan karar düzeyine inmeyi mümkün kılmakta; katmanlaşma kavramı ise tarihsel dönüşümün doğrusal olmayan yapısını görünür kılmaktadır. Pratik düzeyde üç öneri öne çıkmaktadır. Birincisi, önemli kararlar için gerekçenin kayda geçirilmesi ve sonradan erişilebilir kılınması. İkincisi, yetki devrinin izlenebilir ve güncel tutulması. Üçüncüsü, algoritmik karar destek sistemlerinde insan onayının niteliğinin (neye dayanarak, hangi alternatifler değerlendirilerek) belgelenmesi.

Gelecek araştırmalar

Gelecek çalışmalar, önermeleri belirli kamu idareleri ve karar türleri üzerinde nitel (görüşme, vaka) ve nicel (denetim bulgusu ve Meclis denetim faaliyeti verileri) yöntemlerle sınayabilir. Ayrıca yerel yönetimler, kamu iktisadi teşebbüsleri ve düzenleyici kurumlar gibi farklı kurumsal bağlamlarda mikrotemellerin nasıl farklılaştığı incelenebilir.

Son Söz

Belki de Türkiye’nin önündeki asıl soru şudur:

Defterler değişti. Kanunlar değişti. Denetim araçları değişti. Hükümet sistemi değişti. Ekranlar değişti. Peki hesap verme kültürü gerçekten değişti mi?

Daha da önemlisi: bugünün dijital devletinde hesabı kim veriyor, kime veriyor ve hangi kayıt üzerinden veriyor? Çünkü mesele yalnızca hesap tutmak değildir. Mesele, hesabı görünür kılmak, gerekçelendirmek ve gerektiğinde yeniden sorgulanabilir hâle getirmektir. Muhasebenin tarihsel rolü de tam burada yeniden anlam kazanmaktadır: kayıt, geçmişi saklar; görünürlük, geçmişi yeniden açar; hesap verebilirlik ise geçmişte alınmış bir kararın bugün yeniden sorgulanabilmesini sağlar. Belki de gerçek hesap verebilirlik, hesabın kapanması değil, gerektiğinde yeniden açılabilmesidir.

Kaynakça

Arslantürk, Y. (2022). Örnek bir karar çerçevesinde Cumhurbaşkanı’nın yetki devri meselesi. Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 21(1), 143–166. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2514750 https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2514750

Anayasa Mahkemesi. (2025). E.2025/56, K.2025/124, 3/6/2025. Resmî Gazete, 8/8/2025, 32980.

Bovens, M. (2007). Analysing and assessing accountability: A conceptual framework. European Law Journal, 13(4), 447–468.https://onlinelibrary.wiley.com/doi/abs/10.1111/j.1468-0386.2007.00378.x

Busuioc, M. (2021). Accountable artificial intelligence: Holding algorithms to account. Public Administration Review, 81(5), 825–836.https://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/puar.13293

Felin, T., Foss, N. J., Heimeriks, K. H., & Madsen, T. L. (2012). Microfoundations of routines and capabilities: Individuals, processes, and structure. Journal of Management Studies, 49(8), 1351–1374.https://onlinelibrary.wiley.com/doi/abs/10.1111/j.1467-6486.2012.01052.x

Hood, C., & Heald, D. (Eds.). (2006). Transparency: The key to better governance? Oxford University Press.https://online.fliphtml5.com/roldangorgonio/wros/#p=1

Messner, M. (2009). The limits of accountability. Accounting, Organizations and Society, 34(8), 918–938.https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0361368209000634

Meyer, J. W., & Rowan, B. (1977). Institutionalized organizations: Formal structure as myth and ceremony. American Journal of Sociology, 83(2), 340–363.https://www.journals.uchicago.edu/doi/10.1086/226550

Muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebliği (Sıra No: 1). T.C. Resmi Gazete, 21447 Mükerrer, 26.12.1992.

Power, M. (1997). The audit society: Rituals of verification. Oxford University Press.https://www.scribd.com/document/1011101021/Vdoc-pub-the-Audit-Society-Rituals-of-Verification

Roberts, J. (1991). The possibilities of accountability. Accounting, Organizations and Society, 16(4), 355–368.https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/036136829190027C

Roberts, J. (2009). No one is perfect: The limits of transparency and an ethic for ‘intelligent’ accountability. Accounting, Organizations and Society, 34(8), 957–970.https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0361368209000452

Roberts, J., & Scapens, R. (1985). Accounting systems and systems of accountability: Understanding accounting practices in their organisational contexts. Accounting, Organizations and Society, 10(4), 443–456.https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/0361368285900054

Schedler, A. (1999). Conceptualizing accountability. In A. Schedler, L. Diamond, & M. F. Plattner (Eds.), The self-restraining state: Power and accountability in new democracies (pp. 13–28). Lynne Rienner.https://www.journalofdemocracy.org/books/the-self-restraining-state-power-and-accountability-in-new-democracies/

T.C. Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi. (2024). Faaliyet raporu 2018–2023. https://www.cbiko.gov.tr

T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı. (2007). 2007 yılı kurumsal mali durum ve beklentiler raporu.

T.C. Sayıştay Başkanlığı. (t.y.-a). Osmanlı Devleti dönemi.

T.C. Sayıştay Başkanlığı. (t.y.-b). Denetimin esasları.

T.C. Sayıştay Başkanlığı. (2010). 6085 sayılı Sayıştay Kanunu.

Thompson, D. F. (1980). Moral responsibility of public officials: The problem of many hands. American Political Science Review, 74(4), 905–916.https://ideas.repec.org/a/cup/apsrev/v74y1980i04p905-916_16.html

Türkiye Cumhuriyeti. 1982 Anayasası, 2017 değişiklikleri sonrası metin (m. 98, 104, 105, 106, 137, 161).

Türkiye Cumhuriyeti. (1961). 213 sayılı Vergi Usul Kanunu (m. 3, 175, 227, mükerrer 257).

Türkiye Cumhuriyeti. (1965). 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu (m. 10, 11, 125).

Türkiye Cumhuriyeti. (2003). 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu (m. 31, 32, 33).

Türkiye Cumhuriyeti. (2017). 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun.

Türkiye Cumhuriyeti. (2018). 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (m. 1, 5, 16, 17, 37). Resmî Gazete, 10 Temmuz 2018, 30474.

Uele, I. M., Ranasinghe, D., & Akroyd, C. (2026). Microfoundations of accountability when transparency is constrained: Moral and relational practices in Tonga’s public sector. Accounting, Auditing & Accountability Journal. https://doi.org/10.1108/AAAJ-04-2025-7916 https://www.emerald.com/aaaj/article/doi/10.1108/AAAJ-04-2025-7916/1394142/Microfoundations-of-accountability-when

Loading

Önceki
Back To Top