Skip to content

ÖZGÜR PİYASANIN ÖZGÜR OLMAYAN SİYASETİ

Sermaye özgürleşirken, siyaset neden özgürlüğünü kaybediyor? Hayek’ten Schumpeter’e, Rey’den Acemoğlu’na ve Varoufakis’e kapitalizmin büyük paradoksu

Modern kapitalizmin en güçlü meşruiyet iddialarından biri özgürlüktür.

Bireyin ekonomik tercih yapabilmesi, girişimcinin yatırım kararını kendi bilgisi ve risk değerlendirmesiyle verebilmesi, sermayenin daha verimli alanlara hareket edebilmesi ve teknolojik yeniliklerin mevcut ekonomik yapıları dönüştürebilmesi, piyasa ekonomisinin tarihsel savunusunun temel unsurlarıdır.

Fakat kapitalizmin tarihsel gelişimi, ekonomik özgürlüğün genişlemesi ile siyasal özgürlüğün aynı doğrultuda ilerleyeceğini garanti etmez.

Tam tersine, modern kapitalizmin en ilginç paradokslarından biri burada ortaya çıkar:

Ekonomik aktörlerin hareket alanı genişlerken, demokratik siyaset hangi ölçüde özgür kalabilir?

Bu soru, piyasayı devletin karşısına koyan klasik ikilikten daha karmaşıktır. Çünkü piyasa ile devlet birbirinin basit karşıtı değildir. Piyasanın çalışabilmesi için mülkiyet haklarına, sözleşmelere, hukuka, rekabet kurallarına, para sistemine ve kurumsal güvene ihtiyaç vardır. Dolayısıyla mesele piyasanın varlığı ile devletin varlığı arasında bir seçim yapmak değil; ekonomik gücün siyasal güce dönüşmesini hangi kurumların sınırlayabileceğini anlamaktır.

Bu tartışmanın ilk durağı Friedrich A. Hayek’tir.

Ancak Hayek’i yalnızca “merkezi planlamanın bilgi problemi” üzerinden okumak yetersizdir.

Hayek açısından piyasa, mevcut bilgilerin dağıtıldığı pasif bir mekanizma değildir. Piyasa aynı zamanda geleceğin bilinmeyen koşullarını keşfetmeye yarayan bir süreçtir. Hangi ürünün başarılı olacağı, hangi üretim yönteminin daha verimli olacağı, tüketicilerin hangi tercihlere yöneleceği veya hangi girişimci fikrin ekonomik değer yaratacağı önceden tam olarak bilinemez.

Piyasa bu nedenle yalnızca bilgiyi koordine etmez; yeni bilgi üretir.

Bu yaklaşım, piyasa özgürlüğünün savunusunu daha güçlü hâle getirir. Çünkü merkezi bir otoritenin yalnızca mevcut bilgileri toplaması değil, gelecekte ortaya çıkacak bilgiyi de önceden bilmesi mümkün değildir. Girişimcilik, rekabet ve fiyat mekanizması bu belirsizlik altında farklı ekonomik hipotezlerin denenmesini sağlar (Hayek, 1945).

Buradan Hayekçi açıdan önemli bir sonuç çıkar:

Piyasaya yapılan her müdahale yalnızca fiyatları veya kaynak dağılımını değil, keşif sürecinin kendisini de etkileyebilir.

Dolayısıyla piyasadaki bir başarısızlığı düzeltmek isteyen siyasal otorite de bir bilgi problemiyle karşı karşıyadır.

Devlet, piyasanın başarısızlığını tespit edebilir.

Fakat bundan, hangi müdahalenin hangi sonuçları doğuracağını piyasadaki aktörlerden daha iyi bildiği sonucu otomatik olarak çıkmaz.

Bu nokta, piyasa eleştirisinin sınırını gösterir.

Fakat Hayek’in yaklaşımı, piyasa gücünün eşitsizliği sorununu da kendiliğinden çözmez.

Çünkü piyasada herkes aynı bilgiye, sermayeye, pazarlık gücüne veya risk taşıma kapasitesine sahip değildir.

Dolayısıyla piyasanın keşif kapasitesi ile piyasa sonuçlarının toplumsal dağılımı aynı mesele değildir.

Bir piyasa yeni bilgi üretebilir ve kaynakları etkin biçimde koordine edebilir; fakat ortaya çıkan ekonomik kazançların toplumun hangi kesimlerinde yoğunlaşacağı ayrı bir kurumsal sorudur.

İşte burada Joseph A. Schumpeter devreye girer.


I. PİYASANIN ÖZGÜRLÜĞÜ: BİLGİ, KEŞİF VE YARATICI YIKIM

Schumpeter kapitalizmi statik bir denge düzeni olarak değil, sürekli dönüşüm hâlindeki bir ekonomik sistem olarak görür. Girişimci yeni ürünler, yeni üretim yöntemleri, yeni pazarlar ve yeni örgütlenme biçimleri yaratarak ekonomik yapıyı dönüştürür. Kapitalizmin dinamizmi, mevcut yapıların yıkılması ve yeni yapıların ortaya çıkması üzerinden işler (Schumpeter, 1942).

Bu nedenle Schumpeter’in “yaratıcı yıkım” kavramı kapitalizmin en temel çelişkilerinden birini tek bir ifadede toplar:

Yenilik yaratır; fakat aynı yenilik eskiyi yok eder.

Yeni teknoloji verimliliği artırabilir.

Ama bazı meslekleri de ortadan kaldırabilir.

Yeni işletmeler ortaya çıkar.

Ama bazı işletmeler kapanır.

Yeni sektörler büyür.

Ama eski sektörlerin ekonomik ve toplumsal ağırlığı azalır.

Dolayısıyla kapitalizmin başarısı yalnızca ne kadar değer yarattığıyla değil, yaratılan değerin ve yıkılan ekonomik yapıların toplumsal sonuçlarıyla da ilgilidir.

Burada Hayek ile Schumpeter arasında önemli bir bağ bulunmaktadır.

Hayek bize piyasanın bilinmeyeni keşfetme kapasitesini anlatır.

Schumpeter ise bu keşiflerin ekonomik yapıyı nasıl dönüştürdüğünü gösterir.

Bir başka ifadeyle:

Hayek piyasanın nasıl keşfettiğini, Schumpeter ise keşfedilen yeniliğin toplumu nasıl değiştirdiğini açıklar.

Ancak burada henüz demokrasi sorusuna ulaşmış değiliz.

Çünkü yaratıcı yıkımın bir sonraki aşaması küreselleşmeyle birlikte sermayenin hareketliliğidir.

Sanayi kapitalizminin klasik döneminde sermaye büyük ölçüde belirli ülkelerin üretim yapıları içerisinde hareket ederken, finansal küreselleşme sermayenin sınır ötesi hareket hızını ve ölçeğini önemli ölçüde artırmıştır.

Böylece kapitalizmin dinamik karakterine yeni bir boyut eklenmiştir:

Sermaye yalnızca üretim süreçlerini değil, ülkeler arasındaki finansal ilişkileri de hızla değiştirebilir hâle gelmiştir.

İşte burada Hélène Rey’nin küresel finansal döngü yaklaşımı önem kazanır.


II. SERMAYENİN ÖZGÜRLÜĞÜ: KÜRESEL FİNANSAL DÖNGÜ VE DARALAN POLİTİKA ALANI

Hélène Rey’nin çalışmaları, küresel finansal koşulların ülkelerin finansal sistemlerini önemli ölçüde birbirine bağladığını göstermektedir. Küresel risk iştahındaki değişimler sermaye akımları, kredi büyümesi, kaldıraç ve varlık fiyatları üzerinde eşzamanlı etkiler yaratabilir. Özellikle ABD para politikasındaki değişimler, uluslararası finansal aracılar üzerinden küresel finansal koşullara aktarılabilmektedir (Miranda-Agrippino & Rey, 2020).

Rey’nin “dilemma not trilemma” yaklaşımının önemi burada ortaya çıkar.

Geleneksel Mundell-Fleming çerçevesinde politika yapıcıların sabit kur, sermaye hareketliliği ve bağımsız para politikası arasında bir tercih yapmak zorunda olduğu düşünülür. Rey ise küresel finansal döngünün varlığı altında sermaye hareketlerinin yüksek olduğu bir dünyada ulusal para politikasının tamamen bağımsız olduğu varsayımının daha problemli hâle geldiğini savunur (Rey, 2013, 2015).

Bu bulgu önemli bir politika kısıtı ortaya koymaktadır.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır:

Sermaye hareketliliği yalnızca bir kısıt değildir.

Aynı zamanda bir disiplin mekanizması da olabilir.

Bir hükümet yüksek enflasyon, sürdürülemez mali açıklar, aşırı borçlanma veya finansal istikrarsızlık yaratan politikalar uyguladığında, sermaye çıkışları, risk primindeki artış ve finansman maliyetlerinin yükselmesi politika yapıcıları geri adım atmaya zorlayabilir.

Bu açıdan sermaye piyasaları, demokratik olarak seçilmiş hükümetlerin ekonomik politikalarına dışsal bir disiplin getirebilir.

Dolayısıyla iki farklı sonuç aynı anda mümkündür:

Sermaye hareketliliği kötü politikaları disipline edebilir.

Fakat:

Aynı sermaye hareketliliği, demokratik olarak tercih edilmiş politikaların uygulanabilirlik alanını da daraltabilir.

Buradaki temel sorun, sermaye hareketliliğinin “iyi” veya “kötü” olması değildir.

Asıl mesele:

Sermaye hareketliliğinin hangi koşullarda disiplin edici, hangi koşullarda kırılganlık yaratıcı hâle geldiğidir.

Bu ayrım yapılmadığında küresel finansal sistem hakkında tek yönlü bir değerlendirmeye düşmek kolaydır.

Oysa ülkeler küresel finansal döngünün pasif kurbanları değildir.

Bağımsız merkez bankaları, yeterli döviz rezervleri, esnek veya yönetilen döviz kuru rejimleri, makro ihtiyati politikalar, likidite araçları ve gerektiğinde sermaye akımlarını yönetmeye yönelik düzenlemeler, küresel finansal koşulların ulusal ekonomi üzerindeki etkilerini tamamen ortadan kaldırmasa da yönetebilir.

Dolayısıyla Rey’nin bulgusu:

“Ulusal politika alanı yoktur.”

şeklinde okunmamalıdır.

Daha doğru ifade şudur:

“Ulusal politika alanı küresel finansal koşullardan bağımsız değildir.”

Bu fark küçük görünür; fakat siyasal iktisat açısından belirleyicidir.

Çünkü demokratik kurumların görevi kısıtların olmadığı bir dünya yaratmak değil, kaçınılmaz veya yönetilmesi gereken kısıtlar altında hangi tercihlerin yapılacağına karar verebilmektir.

Burada demokrasi ile finans arasındaki gerilim belirginleşir.

Parlamento ulusal sınırlar içerisinde karar verir.

Sermaye sınırları aşabilir.

Seçmen hükümeti belirli aralıklarla değiştirebilir.

Finansal piyasalar saniyeler içinde pozisyon değiştirebilir.

Dolayısıyla:

Demokrasinin zamanı ile finansın zamanı aynı değildir.

Ancak bu asimetri otomatik olarak demokratik gerileme anlamına gelmez.

Belirleyici olan, kurumların bu farklı zaman ölçeklerini nasıl yönettiğidir.

Bu noktada tartışmanın dağılım boyutu ortaya çıkar.

Küresel finansal döngüler toplumun bütün kesimlerini aynı şekilde etkilemez. Varlık sahipleri, borçlular, ücretliler, ihracatçılar, ithalatçılar ve finansal sisteme erişimi sınırlı kesimler aynı finansal şok karşısında farklı sonuçlarla karşılaşabilir.

Bu nedenle finansal döngü yalnızca bir makroekonomik çevrim değildir.

Aynı zamanda bir dağılım mekanizmasıdır.

Ve tam burada Rey’nin analizi Acemoğlu’nun siyasal iktisat yaklaşımıyla kesişir.


III. DEMOKRASİNİN EKONOMİK TEMELİ: DAĞILIM, KAPSAYICILIK VE ORTAK REFAH

Ekonomik büyüme demokratik meşruiyet için önemlidir.

Fakat büyüme tek başına yeterli değildir.

Bir ekonomi yüksek büyüme oranlarına ulaşabilir; ancak bu büyümenin kazanımları toplumun dar bir kesiminde yoğunlaşabilir.

Teknolojik verimlilik artabilir; ancak çalışanların reel gelirleri aynı ölçüde artmayabilir.

Finansal piyasalar derinleşebilir; ancak finansal varlıkların mülkiyeti giderek daha yoğun hâle gelebilir.

İstihdam artabilir; fakat yaratılan işlerin niteliği ve güvenliği zayıflayabilir.

Bu durumda ekonomik başarı ile toplumsal refah arasındaki mesafe açılabilir.

Daron Acemoğlu’nun yaklaşımının önemi burada ortaya çıkar.

What Happened to Liberal Democracy? çerçevesinde liberal demokrasinin tarihsel dayanıklılığının ekonomik kazanımların ne ölçüde geniş toplum kesimlerine yayıldığıyla yakından ilişkili olduğu savunulmaktadır. Deindustrialization, teknolojik dönüşüm ve ekonomik gücün dar bir kesimde yoğunlaşması, demokrasinin toplumsal tabanını zayıflatabilir.

Bu nedenle Acemoğlu’nun “working-class liberalism” yaklaşımı, liberal demokrasiyi yalnızca bireysel özgürlüklerin korunması üzerinden değil, çalışan sınıfların ekonomik ve siyasal sistem içerisinde gerçek bir pay sahibi olması üzerinden düşünmeye yöneltir.

Burada Schumpeter’in yaratıcı yıkımı ile Acemoğlu’nun ortak refah yaklaşımı arasında önemli bir gerilim vardır.

Schumpeter:

Kapitalizm değişmeden yaşayamaz.

Acemoğlu ise sorar:

Bu değişimin kazananları ve kaybedenleri kimlerdir?

Dolayısıyla yaratıcı yıkımın kendisi sorun değildir.

Sorun, yaratıcı yıkımın toplumsal maliyetlerini kimlerin taşıdığı ve yeni ekonomik fırsatlara kimlerin erişebildiğidir.

Bu nedenle demokratik kapitalizmin görevi ekonomik değişimi durdurmak değildir.

Değişimin toplumsal tabanını genişletmektir.

Bu noktada Acemoğlu’nun yaklaşımı somut politika alanlarına çevrilebilir.

Vergi sistemi, ekonomik değer yaratma ile rant arasındaki ayrımı güçlendirecek biçimde tasarlanabilir.

Eğitim sistemi yalnızca diploma üretmek yerine teknolojik dönüşümün gerektirdiği becerileri sürekli yenileyebilir.

Mesleki eğitim ve yaşam boyu öğrenme, yaratıcı yıkımın kaybedenlerini yeniden ekonomik sisteme bağlayabilir.

Rekabet politikası, özellikle dijital piyasalarda veri ve ağ etkilerinin kalıcı piyasa gücüne dönüşmesini sınırlayabilir.

Platform ekonomisinin düzenlenmesi, yalnızca tüketici haklarını değil; veri erişimi, algoritmik şeffaflık, rekabet ve çalışanların haklarını da kapsayabilir.

Kamu hizmetleri ise ekonomik dönüşümün yarattığı riskleri bireylerin tek başına taşımak zorunda kalmasını önleyebilir.

Böyle bir yaklaşım sosyalist bir piyasa reddi değildir.

Tam tersine, piyasa ekonomisinin demokratik meşruiyetini korumaya yönelik kurumsal bir çabadır.

Çünkü piyasanın uzun vadeli sürdürülebilirliği yalnızca yatırımcı güvenine değil, toplumun geniş kesimlerinin sisteme duyduğu güvene de bağlıdır.

Burada kritik nokta şudur:

Demokratik kapitalizmin sorunu yalnızca ne kadar büyüdüğü değil, büyümenin kimin hayatını değiştirdiğidir.

Ancak bu noktada da determinizmden kaçınmak gerekir.

Ekonomik eşitsizlik otomatik olarak demokrasi krizine yol açmaz.

Teknolojik dönüşüm otomatik olarak siyasal kutuplaşma üretmez.

Finansal küreselleşme otomatik olarak demokratik hesap verebilirliği yok etmez.

Kurumlar bu ilişkilerin yönünü değiştirebilir.

Bu nedenle ekonomik yapı ile siyasal sonuç arasındaki ilişki kurumsal olarak aracılanmaktadır.

Tam da bu nedenle Varoufakis’in katkısı ilginçtir; fakat farklı bir epistemolojik statüde değerlendirilmelidir.


IV. ÖZGÜRLÜĞÜN YENİ PARADOKSU: DOLAR, TEKNOLOJİ, YAPAY ZEKÂ VE GÜÇ

Yanis Varoufakis’in yaklaşımı bu tartışmaya daha keskin ve normatif bir soru eklemektedir.

Burada önemli bir metodolojik ayrım yapmak gerekir.

Rey’nin küresel finansal döngü yaklaşımı ampirik ve teorik bir araştırma programına dayanırken, Varoufakis’in “technofeudalism” ve “cloud capital” kavramları çağdaş kapitalizmin dönüşümünü yorumlayan daha eleştirel ve normatif bir kavramsallaştırmadır.

Dolayısıyla Varoufakis’in yaklaşımı burada Rey’nin ampirik bulgularıyla aynı epistemolojik statüde kullanılmamaktadır.

Daha doğru ifadeyle Varoufakis, sınanması ve eleştirilmesi gereken bir karşı-hipotez sunmaktadır.

Bu hipotezin merkezinde, dijital platformların yalnızca mal ve hizmet sunan şirketler değil, ekonomik faaliyetlerin gerçekleştiği dijital altyapıyı kontrol eden güç merkezlerine dönüşmesi bulunmaktadır.

“Cloud capital” kavramı bu dönüşümü açıklamak için kullanılmaktadır.

Bu perspektif, Hayek’in piyasa ve bilgi anlayışıyla ilginç bir gerilim yaratır.

Hayek açısından piyasa, dağınık bilginin koordinasyonunu sağlayan ve yeni bilgilerin keşfedilmesine imkân veren rekabetçi bir süreçtir.

Fakat dijital çağda bilgi altyapısının kendisi birkaç büyük aktörün kontrolünde yoğunlaşırsa, şu soru ortaya çıkar:

Bilgiyi dağıtan altyapı aynı zamanda ekonomik davranışı yönlendiren bir güç hâline geldiğinde, piyasanın keşif süreci ne ölçüde rekabetçi kalır?

Bu soru, Varoufakis’in yaklaşımının asıl katkısıdır.

Ancak burada yine dikkatli olmak gerekir.

Dijital platformların büyümesi otomatik olarak “teknofeodalizm” sonucunu kanıtlamaz.

Bu kavram, mevcut dönüşümü açıklamaya yönelik eleştirel bir çerçevedir.

Bu nedenle soru açık tutulmalıdır:

Dijital sermayenin yoğunlaşması rekabeti kalıcı biçimde zayıflatacak mı, yoksa yeni teknolojiler mevcut güç merkezlerini de Schumpeterci bir yaratıcı yıkımla dönüştürecek mi?

Henüz kesin cevabı olmayan soru budur.

Aynı tartışma doların küresel konumu açısından da geçerlidir.

Doların uluslararası rezerv para statüsü, ABD ekonomisine küresel finansal sistem içerisinde önemli avantajlar sağlar. ABD finansal piyasalarının derinliği ve dolar cinsinden varlıkların uluslararası sistemdeki ağırlığı, ABD para politikasının dünya ekonomisi üzerindeki etkisini güçlendirir.

Rey bu etkinin finansal aktarım mekanizmasını analiz eder.

Varoufakis ise daha geniş bir siyasal iktisat sorusu yöneltir:

Küresel para sisteminin merkezinde bulunan bir ülkenin finansal ayrıcalığı, uluslararası ekonomik güç dağılımını nasıl şekillendirir?

Bu soru, doların Amerikan ekonomisini dış finansman şoklarına karşı daha dayanıklı kılabilecek özellikleri ile küresel sistemde yarattığı asimetrileri birlikte düşünmeyi gerektirir.

Burada yine tek yönlü bir anlatımdan kaçınmak gerekir.

Doların rezerv para statüsü yalnızca ABD’nin gücünden kaynaklanmaz. Aynı zamanda ABD finansal piyasalarının derinliği, hukuki ve kurumsal altyapısı, likidite ve güven gibi unsurlarla ilişkilidir.

Dolayısıyla doların küresel rolü yalnızca “hegemonik güç” kavramıyla açıklanamaz.

Fakat bu rolün siyasal iktisadi sonuçları olduğu da açıktır.

Bu bizi Çin’e ve yapay zekâya getirir.


Yapay zekâ: yeni bir yaratıcı yıkım mı, yeni bir güç yoğunlaşması mı?

Yapay zekâ, Hayek, Schumpeter, Rey, Acemoğlu ve Varoufakis’in yaklaşımlarını aynı anda sınayabilecek yeni bir alan yaratmaktadır.

Hayek açısından soru:

Yapay zekâ dağınık bilgiyi daha etkin biçimde kullanarak ekonomik koordinasyonu geliştirebilir mi?

Schumpeter açısından:

Hangi sektörleri ve meslekleri yıkıp hangilerini yaratacaktır?

Rey açısından:

Yapay zekâ yatırımlarının finansal döngüler ve sermaye hareketleri üzerindeki etkisi ne olacaktır?

Acemoğlu açısından:

Üretkenlik kazanımlarından kimler yararlanacaktır?

Varoufakis açısından:

Yapay zekânın dijital altyapısını kim kontrol edecektir?

Bu nedenle yapay zekâ yalnızca teknolojik bir mesele değildir.

Aynı zamanda bir siyasal iktisat meselesidir.

Çin bu tartışmada özel bir önem taşımaktadır.

Çin’in yapay zekâ kapasitesinin geniş üretim altyapısı, sanayi ekosistemi, enerji kapasitesi ve teknolojik öğrenme süreçleriyle birleşmesi hâlinde önemli bir üretkenlik artışı ortaya çıkabilir.

Ancak burada kesin hüküm vermek için henüz erkendir.

Çin’in daha düşük maliyetli yapay zekâ modelleri geliştirmesi veya belirli benchmark’larda güçlü performans göstermesi tek başına makroekonomik üretkenlik artışını garanti etmez.

Asıl belirleyici olan teknolojinin reel ekonomiye ne kadar hızlı yayıldığıdır.

Enerji maliyetleri, çip erişimi, insan sermayesi, sermaye yatırımları, kurumsal kapasite ve işletmelerin yeni teknolojiyi üretim süreçlerine entegre etme becerisi sonucu belirleyecektir.

Bu nedenle:

Çin yapay zekâsının yüksek üretkenlik artışı yaratması bir sonuç değil, sınanabilir bir hipotezdir.

Aynı şekilde Batı’nın yüksek maliyetli yapay zekâ yatırımlarının mutlaka daha yüksek ekonomik getiri yaratacağı da varsayılamaz.

Burada Schumpeter’in yaratıcı yıkımı ile Acemoğlu’nun dağılım sorunu yeniden karşılaşır.

Yapay zekâ üretkenliği artırabilir.

Fakat üretkenlik artışı ile refah artışı aynı şey değildir.

Eğer yapay zekâ kazançlarının büyük bölümü sermaye sahiplerinde yoğunlaşırsa, teknolojik ilerleme eşitsizliği artırabilir.

Eğer üretkenlik artışları ücretlere, yeni istihdam alanlarına, daha iyi kamu hizmetlerine ve daha geniş ekonomik fırsatlara dönüşürse, yapay zekâ demokratik kapitalizmin ekonomik tabanını güçlendirebilir.

Dolayısıyla teknolojinin kendisi kader değildir.

Teknolojinin toplumsal sonucu, kurumların onu nasıl yönettiğine bağlıdır.


V. ÖZGÜR PİYASAYI KORUMAK İÇİN PİYASAYI SINIRLAMAK MI?

Burada metnin temel paradoksu daha açık hâle gelir.

Hayek bize piyasa müdahalelerinin kendi bilgi ve teşvik problemlerini yaratabileceğini hatırlatmaktadır.

Rey, küresel finansal koşulların ulusal politika alanını sınırlayabileceğini göstermektedir.

Acemoğlu, ekonomik kazanımların geniş toplum kesimlerine ulaşmamasının demokratik dayanıklılığı zayıflatabileceğini vurgulamaktadır.

Varoufakis ise finansal ve dijital altyapıların belirli aktörlerde yoğunlaşmasının yeni güç biçimleri yaratabileceğini ileri sürmektedir.

Bu yaklaşımlar ilk bakışta birbirine karşıt görünür.

Fakat aslında ortak bir soruya yönelmektedirler:

Ekonomik gücün yoğunlaşması ile bireysel ve siyasal özgürlük arasındaki ilişki nasıl yönetilecektir?

Bu soruya “daha fazla devlet” cevabı tek başına yeterli değildir.

Çünkü devletin de bilgi problemi vardır.

Devletin sınırsız müdahalesi piyasanın keşif kapasitesini ve girişimci teşvikleri zayıflatabilir.

Fakat “piyasa her şeyi çözer” cevabı da yeterli değildir.

Çünkü piyasa gücü kalıcılaştığında rekabetin kendisi ortadan kalkabilir.

Bu nedenle hedef:

piyasa yerine devlet

değil,

devlet yerine piyasa

da değildir.

Hedef:

rekabetçi piyasalar + güçlü fakat hesap verebilir kurumlar + kapsayıcı sosyal ve ekonomik politikalar

üçlüsünü birlikte kurabilmektir.

Bu noktada Acemoğlu’nun working-class liberalism yaklaşımı somutlaşır.

Bunun politika karşılığı:

  • üretkenliği cezalandırmayan fakat rantları sınırlayan adil ve etkin vergi sistemi,
  • teknolojik dönüşüme uyum sağlayan eğitim ve yeniden beceri kazandırma politikaları,
  • piyasa gücünün kalıcılaşmasını önleyen güçlü rekabet hukuku,
  • dijital altyapı ve veri yoğunlaşmasını denetleyen platform politikaları,
  • küresel finansal şoklara karşı makro ihtiyati araçlar ve finansal istikrar politikaları,
  • çalışanların ekonomik dönüşümden dışlanmasını önleyen istihdam ve sosyal koruma kurumları,
  • ekonomik kararların demokratik meşruiyetini güçlendiren şeffaf bütçe ve parlamenter denetim mekanizmalarıdır.

Buradaki amaç piyasayı boğmak değildir.

Tam tersine, piyasanın kendi rekabetçi karakterini korumaktır.

Çünkü rekabetin ortadan kalktığı yerde piyasa özgürlüğü kâğıt üzerinde kalabilir.

Büyük bir teknoloji şirketinin piyasaya girişleri fiilen engelleyebilmesi durumunda, küçük girişimcinin hukuken özgür olması ekonomik olarak fazla anlam ifade etmeyebilir.

Benzer şekilde sermayenin özgürce hareket edebilmesi, çalışanların ekonomik olarak aynı hareket kapasitesine sahip olduğu anlamına gelmez.

Dolayısıyla özgürlüklerin hukuki eşitliği ile ekonomik kullanım kapasitesi arasında ayrım yapmak gerekir.


VI. NE KAÇINILMAZDIR NE DE KENDİLİĞİNDEN DÜZELİR

Metnin burada özellikle determinizmden kaçınması gerekir.

Sermaye hareketliliği demokrasiyi otomatik olarak zayıflatmaz.

Teknolojik yoğunlaşma otomatik olarak otoriterlik yaratmaz.

Doların küresel rolü demokratik kurumları otomatik olarak aşındırmaz.

Yapay zekâ eşitsizliği otomatik olarak artırmaz.

Aynı ekonomik koşullar altında farklı ülkelerin farklı sonuçlara ulaşabilmesi, kurumların belirleyici rolünü göstermektedir.

Sermaye hareketliliği bazı ülkelerde yatırım ve büyüme yaratabilirken başka ülkelerde finansal kırılganlık yaratabilir.

Teknolojik dönüşüm bazı toplumlarda geniş tabanlı refah üretirken başka toplumlarda gelir yoğunlaşmasına yol açabilir.

Finansal piyasalar bazı hükümetleri sürdürülemez politikalardan vazgeçmeye zorlayabilirken başka koşullarda sosyal politika kapasitesini sınırlayabilir.

Dolayısıyla ekonomik yapı ile siyasal sonuç arasında doğrudan ve kaçınılmaz bir nedensellik kurmak doğru değildir.

Sonuçları belirleyen, büyük ölçüde kurumsal aracılardır.

Bu nedenle asıl mesele küreselleşmeyi durdurmak değildir.

Teknolojik gelişmeyi durdurmak da değildir.

Sermayeyi ulusal sınırlar içerisinde hapsetmek hiç değildir.

Asıl mesele:

Küreselleşen ekonomik güç ile demokratik hesap verebilirlik arasındaki mesafeyi yönetebilecek kurumları kurmaktır.

Bu mesafe doğru yönetilebilirse sermaye hareketliliği yatırım ve üretkenlik sağlayabilir.

Teknolojik yenilik refah yaratabilir.

Yapay zekâ çalışma hayatını dönüştürürken yeni fırsatlar yaratabilir.

Finansal piyasalar kaynakların daha verimli alanlara yönelmesine katkıda bulunabilir.

Ancak kurumlar zayıfsa aynı süreçler ekonomik gücün yoğunlaşmasına, toplumsal güvensizliğe ve siyasal temsil sorunlarına da yol açabilir.

Dolayısıyla kaderimizi ne piyasa ne teknoloji ne de finans tek başına belirler.

Kurumlar belirler.

Fakat kurumlar da gökten düşmez.

Onları siyasal koalisyonlar, toplumsal güçler ve tarihsel tercihler oluşturur.

Tam da bu nedenle ekonomi ile demokrasi arasındaki ilişki yeniden siyasetin alanına girer.


SONUÇ: ÖZGÜRLÜĞÜN KİME AİT OLDUĞU

Hayek bize piyasanın merkezi bir aklın sahip olamayacağı bilgiyi kullanabildiğini ve ekonomik hayatın aynı zamanda bir keşif süreci olduğunu öğretir.

Bu nedenle piyasaya yönelik her müdahale, yalnızca kaynak dağılımını değil, ekonomik aktörlerin deneme-yanılma yoluyla yeni bilgi üretme kapasitesini de etkileyebilir.

Schumpeter ise kapitalizmin durağan olmadığını hatırlatır.

Kapitalizm yenilikle yaşar.

Fakat yenilik eski ekonomik ve toplumsal yapıları da yıkar.

Rey, bu dinamizmin artık ulusal sınırlar içinde kalmadığını; küresel finansal döngünün sermaye hareketleri, kredi koşulları ve varlık fiyatları üzerinden ulusal politika alanını etkileyebildiğini gösterir.

Ancak sermaye hareketliliği yalnızca bir kısıt değildir.

Aynı zamanda kötü politikaları disipline edebilir.

Dolayısıyla mesele sermayenin hareketliliğini ortadan kaldırmak değil, onun yaratabileceği faydalar ile kırılganlıklar arasında kurumsal denge kurmaktır.

Acemoğlu ise soruyu ekonomik büyümenin ötesine taşır:

Ekonomik sistem toplumun geniş kesimleri için çalışıyor mu?

Çünkü demokratik kapitalizmin sürdürülebilirliği yalnızca büyüme oranlarına değil, ekonomik kazanımların ne ölçüde paylaşıldığına ve çalışan sınıfların ekonomik ve siyasal koalisyonun gerçek bir parçası olup olmadığına bağlıdır.

Varoufakis ise daha normatif ve eleştirel bir soru ekler:

Finansal sermayeye veri, dijital altyapı ve yapay zekâ gücü de eklendiğinde, ekonomik güç yeni bir yoğunlaşma biçimine mi dönüşmektedir?

Bu soru önemlidir.

Fakat bunun kesin cevabı henüz verilmiş değildir.

Varoufakis’in “technofeudalism” ve “cloud capital” yaklaşımı bu nedenle burada bir sonuç değil, eleştirel bir hipotez olarak değerlendirilmelidir.

Aynı şekilde Çin yapay zekâsının küresel üretkenliği dönüştürme ihtimali de bir kehanet değil, sınanabilir bir siyasal iktisat hipotezidir.

Eğer yapay zekâ üretkenliği geniş toplum kesimlerine yayılan refaha dönüştürürse, Schumpeter’in yaratıcı yıkımı demokratik kapitalizmi yeniden güçlendirebilir.

Eğer kazanımlar dar bir sermaye ve teknoloji koalisyonunda yoğunlaşırsa, aynı teknoloji demokratik meşruiyet üzerinde baskı oluşturabilir.

Sonuç, teknolojinin kendisinden çok kurumların niteliğine bağlı olacaktır.

Bu nedenle metnin temel iddiası kapitalizmin kaçınılmaz olarak demokrasiye düşman olduğu değildir.

Tam tersine.

Kapitalizmin demokratik bir toplum içerisinde sürdürülebilmesi, piyasanın özgürlüğü ile siyasetin hesap verebilirliği arasında kurulacak kurumsal dengeye bağlıdır.

Piyasanın özgürlüğü olmadan girişimcilik ve yenilik zayıflayabilir.

Fakat demokratik hesap verebilirlik olmadan ekonomik güç siyasal güce dönüşebilir.

Devletin sınırsızlığı özgürlüğü tehdit edebilir.

Fakat piyasa gücünün sınırsızlığı da özgürlüğü tehdit edebilir.

Bu nedenle mesele:

“Piyasa mı, devlet mi?”

sorusu değildir.

Asıl mesele:

“Ekonomik özgürlük ile siyasal özgürlük aynı kurumsal düzen içerisinde nasıl birlikte korunabilir?”

sorusudur.

Belki de başlığın gerçek ironisi burada yatmaktadır.

Özgür piyasa kendi başına özgür siyaset üretmez.

Fakat özgür siyasetin de piyasa özgürlüğünü bütünüyle ortadan kaldırması gerekmez.

Aralarındaki ilişki doğal değil, kurumsaldır.

Sermaye sınırları aşabilir.

Teknoloji sınırları aşabilir.

Veri sınırları aşabilir.

Para sınırları aşabilir.

Yapay zekâ üretimin sınırlarını değiştirebilir.

Fakat demokratik hesap verebilirlik hâlâ büyük ölçüde belirli siyasal kurumlar ve toplumsal koalisyonlar içerisinde gerçekleşmektedir.

Çağımızın temel sorunu, ekonomik gücün küreselleşmesi ile siyasal hesap verebilirliğin aynı hızda küreselleşmemiş olmasıdır.

Bu nedenle mesele sermayenin özgürlüğünü yok etmek değil; sermayenin, teknolojinin ve finansın ürettiği gücün demokratik denetimin dışına çıkmasını engellemektir.

Mesele yapay zekâyı durdurmak değil; onun üretkenlik kazanımlarını toplumun geniş kesimlerine taşıyacak kurumları kurmaktır.

Mesele küresel finansı reddetmek değil; finansal döngünün maliyetlerini yalnızca toplumun belirli kesimlerine yüklemeyecek mekanizmalar geliştirmektir.

Mesele piyasayı sınırlamak değil; piyasanın rekabetçi niteliğini korumaktır.

Ve belki de bütün tartışmayı tek bir cümlede toplamak mümkündür:

Sermayenin özgürlüğünü korumak kolaydır; asıl mesele, bu özgürlüğün siyasal özgürlüğün yerine geçmesine izin vermemektir.

Çünkü nihayetinde mesele yalnızca sermayenin nerede özgürce hareket edebildiği değildir.

Mesele insanların kendi gelecekleri üzerinde ne ölçüde özgürce karar verebildikleridir.

Ve burada metnin başlığındaki oksimoron gerçek anlamına kavuşur:

ÖZGÜR PİYASANIN ÖZGÜR OLMAYAN SİYASETİ

Çünkü piyasanın özgürlüğü ile siyasetin özgürlüğü birbirinin doğal sonucu değildir.

Aralarındaki denge, kurumlar tarafından kurulmak zorundadır.

Ve 21. yüzyıl kapitalizminin belki de en önemli sorusu artık şudur:

Sermayenin özgürlüğünü korurken siyasetin özgürlüğünü; teknolojinin hızını korurken toplumun söz hakkını; ekonomik büyümeyi sürdürürken ortak refahı nasıl koruyacağız?

Bu sorunun cevabı ne yalnızca Hayek’tedir, ne Schumpeter’de, ne Rey’de, ne Acemoğlu’nda, ne de Varoufakis’te.

Cevap, bu düşünürlerin birbirleriyle çatıştığı yerde ortaya çıkar.

Çünkü özgür piyasanın gerçek sınavı, ne kadar özgür olduğu değil; özgürlüğünü toplumsal ve siyasal özgürlükle birlikte taşıyıp taşıyamadığıdır.

Ve belki de asıl mesele tam olarak budur:

Piyasanın özgürlüğünü korumak değil yalnızca; özgürlüğün piyasaya ait olmadığını hatırlamak.


Kaynakça

Acemoglu, D. (2026). What happened to liberal democracy? Remaking a politics of shared prosperity.

Acemoglu, D., & Johnson, S. (2023). Power and progress: Our thousand-year struggle over technology and prosperity. PublicAffairs.

Acemoglu, D., & Robinson, J. A. (2012). Why nations fail: The origins of power, prosperity, and poverty. Crown Business.https://tinyurl.com/97fx7hhp

Hayek, F. A. (1945). The use of knowledge in society. The American Economic Review, 35(4), 523. Econlib – The Use of Knowledge in Society

Miranda-Agrippino, S., & Rey, H. (2020). U.S. monetary policy and the global financial cycle. The Review of Economic Studies, 87(6), 2754–2776. https://doi.org/10.1093/restud/rdz089https://lbsresearch.london.edu/id/eprint/1400/1/rdaa019.pdf

Rey, H. (2013). Dilemma not trilemma: The global financial cycle and monetary policy independence. In Proceedings of the 2013 Jackson Hole Economic Policy Symposium (pp. 285–333). Federal Reserve Bank of Kansas City.https://www.imf.org/-/media/websites/imf/imported-events/external/np/res/seminars/2014/arc/pdf/_Reypdf.pdf

Rey, H. (2015). International channels of transmission of monetary policy and the Mundellian trilemma. IMF Economic Review, 64(1), 6–35.

Cox, M. (2001). Schumpeter in his own words. Economic Insights, 6(3), 1–8. Federal Reserve Bank of Dallas.https://www.scribd.com/document/1069073236/Joseph-Schumpeter

Varoufakis, Y. (2024). Technofeudalism: What killed capitalism. Melville House.https://tinyurl.com/yc7dhtcu

Loading

Önceki
Back To Top