
Giriş
Enflasyonun Ötesinde Bir Ölçüm Problemi
Enflasyon çoğu zaman tek bir oran üzerinden anlatılır: Fiyatlar bir yıl içinde ne kadar arttı? Bu soru ekonomik politika açısından gerekli olmakla birlikte, yüksek ve kalıcı enflasyon dönemlerinde tek başına yeterli değildir. Çünkü fiyatlar genel düzeyindeki değişim yalnızca para politikasının, iç talebin veya döviz kurunun mekanik bir sonucu değildir. Enerji fiyatları, jeopolitik çatışmalar, tedarik zincirlerindeki kırılmalar, deniz taşımacılığı maliyetleri, ithal girdi fiyatları, ücretler, kira ve sözleşme yapıları, finansman maliyetleri, maliye politikası, enflasyon beklentileri ve firmaların fiyatlama davranışları aynı anda ve birbirleriyle dinamik bir etkileşim içinde şekillenmektedir. Bu nedenle enflasyon, tek bir ekonomik değişkenin ya da tekil bir şokun sonucu olarak değil; maliyet, talep, beklenti, finansman, dış ticaret ve fiyatlama mekanizmalarının birbirini beslediği çok katmanlı bir dinamik sistemin ortak çıktısı olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla enflasyon, tek bir değişkenin sonucu değil; maliyetlerin, beklentilerin, finansmanın, dışsal şokların ve fiyatlama davranışlarının birbirini beslediği çok katmanlı bir sistemin gözlenen sonucudur.
Bu durum, 2026 yılında Türkiye açısından daha da belirgin hâle gelmiştir. Ağustos 2026 itibarıyla TÜFE yıllık %31,51, aylık %1,84 oranında artarken, çekirdek enflasyon göstergelerinden B endeksindeki yıllık artış %30,68 olarak gerçekleşmiştir. Aynı dönemde Yurt Dışı Üretici Fiyat Endeksi (YD-ÜFE) yıllık %32,60 artmıştır. TÜFE’nin ana harcama grupları incelendiğinde, gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık artış %33,79, ulaştırmada %35,08 ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda %39,77 olarak gerçekleşmiştir (TÜİK, 2026a, 2026b). Bu göstergeler, fiyat artışlarının yalnızca tek bir talep veya para politikası değişkeniyle açıklanamayacak ölçüde farklı mal, hizmet ve maliyet gruplarına yayıldığını göstermektedir. Dolayısıyla Ağustos 2026 verileri, Türkiye’deki enflasyonun yalnızca talep koşullarına indirgenemeyecek; dış maliyetler, üretici fiyatları, konut ve enerji giderleri, ulaştırma maliyetleri ve hanehalkı tüketim yapısıyla birlikte değerlendirilmesi gereken çok kanallı bir fiyat oluşum süreci olduğunu işaret etmektedir.
Ancak burada daha temel bir sorun ortaya çıkmaktadır: Enflasyonun kendisi kadar, ekonomik gerçekliğin nasıl ölçüldüğü de ekonomik kararların bir parçasıdır.
Bu nedenle ölçüm sorunu yalnızca “TÜFE doğru mu?” biçiminde daraltılamaz. Ekonomik gerçeklik farklı ölçüm sistemlerinde farklı biçimlerde görünür. Tüketici fiyat endeksi hanehalkının karşılaştığı ortalama fiyat değişimini; üretici ve dış ticaret fiyatları maliyet baskılarının farklı aşamalarını; finansal piyasa fiyatları geleceğe ilişkin risk ve beklentileri; ücret ve gelir göstergeleri satın alma gücündeki değişimi; yoksulluk ve refah göstergeleri ise fiyat değişiminin toplumun farklı kesimleri üzerindeki sonuçlarını yansıtmaya çalışır. Dolayısıyla aynı ekonomide aynı anda birden fazla “fiyat gerçeği” ve birden fazla “refah gerçeği” bulunabilir.
Bu çalışmanın çıkış noktası tam da bu ölçüm çoğulluğudur.
Nitekim Eylül 2026’da yatırım fonları piyasasında yaşanan gelişmeler, ekonomik ölçüm ile piyasa güveni arasındaki ilişkinin yalnızca enflasyon istatistikleri üzerinden tartışılamayacağını göstermiştir. Sermaye Piyasası Kurulu’nun 17 Eylül 2026 tarihli kararları doğrultusunda yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verilmiş; SPK’nın 23 Eylül tarihli açıklamasında Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına göre söz konusu fonlarda 455.758 tekil yatırımcının bulunduğu belirtilmiştir. SPK ayrıca tasfiye sürecinde portföy yapıları ve piyasa koşullarının dikkate alınması amacıyla belirli sürelerin uzatıldığını açıklamıştır (SPK, 2026a, 2026b).
Bu gelişme doğrudan bir enflasyon göstergesi değildir. Bununla birlikte ekonomik ölçüm, değerleme, likidite, yatırımcı güveni ve piyasa fiyatlarının oluşumu arasındaki ilişkinin önemini görünür hâle getirmektedir. Başka bir ifadeyle ekonomik güven yalnızca “fiyatlar ne kadar arttı?” sorusuna verilen cevaptan oluşmaz; piyasa katılımcılarının ölçülen değerlere, açıklanan bilgilere, kurumsal gözetim mekanizmalarına ve fiyat oluşum süreçlerine ne ölçüde güvenebildiğiyle de ilişkilidir.
Bu bağlamda uluslararası sermaye piyasalarının değerlendirmeleri de önem kazanmaktadır. MSCI’nın 23 Haziran 2026 tarihli 2026 Market Classification Review değerlendirmesinde Türkiye piyasasına ilişkin pay sahipliği şeffaflığı ve koordineli işlem davranışları konusunda uluslararası kurumsal yatırımcıların kaygıları aktarılmıştır. MSCI, Türkiye’de bu alanlarda somut ve güvenilir ilerleme görülmemesi hâlinde Kasım 2026 incelemesinde Türkiye ve uygun menkul kıymetlerin statüsüne ilişkin bir danışma süreci başlatabileceğini belirtmiştir. Bu açıklama, Türkiye’nin gelişmekte olan piyasa statüsünü kaybettiği anlamına gelmemektedir; mevcut durumda söz konusu olan, piyasa erişilebilirliği ve bütünlüğüne ilişkin kaygıların izlenmesi ve olası bir danışma sürecidir (MSCI, 2026).
Dolayısıyla burada dikkat edilmesi gereken nokta, belirli bir piyasa statüsünün geleceğine ilişkin öngörüde bulunmak değil; ölçüm ve şeffaflık sorunlarının ekonomik güvenin oluşumunda nasıl bir rol oynadığıdır. Çünkü finansal piyasalarda fiyat yalnızca arz ve talebin anlık kesişimi değildir. Fiyat aynı zamanda bilgiye erişimin, beklentilerin, risk algısının, likiditenin ve kurumsal güvenin taşıyıcısıdır. Ölçüm sistemine duyulan güven zayıfladığında, fiyatın ekonomik gerçekliği temsil etme kapasitesi de tartışmaya açılabilir.
Bu nedenle enflasyonun ölçümü ile finansal piyasa değerlemesinin birbirinden tamamen ayrı alanlar olduğu varsayımı sorunludur. Her iki alan da ekonomik gerçekliğin belirli varsayımlar, sınıflandırmalar, ağırlıklar, değerleme yöntemleri ve kurumsal kurallar aracılığıyla sayısallaştırılması üzerine kuruludur. TÜFE’nin sepeti nasıl belirli bir ekonomik gerçekliği temsil ediyorsa, finansal varlıkların değerlemesi de belirli bir bilgi seti ve piyasa mekanizması üzerinden ekonomik gerçekliği temsil etmektedir. Muhasebe açısından bakıldığında ise sorun daha da derinleşmektedir: Ölçülemeyen, yanlış ölçülen veya ölçüm dışında bırakılan ekonomik etkiler, karar süreçlerinde görünmez hâle gelebilmektedir.
Bu noktada enflasyon yalnızca makroekonomik bir oran değil, aynı zamanda bir ölçüm ve görünürlük problemi olarak ele alınmalıdır.
Örneğin ortalama fiyat artışı ile belirli bir hanehalkının yaşadığı gerçek fiyat baskısı aynı olmak zorunda değildir. Düşük ve yüksek gelir gruplarının tüketim sepetleri farklıdır. Konut giderlerinin bütçe içindeki payı, enerji tüketimi, gıda harcamaları, ulaştırma maliyetleri ve borçluluk düzeyi gelir grupları arasında farklılaşmaktadır. Dolayısıyla aynı TÜFE oranı farklı hanehalkları için farklı bir yaşam maliyeti anlamına gelebilir. Bu nedenle enflasyonun ortalama bir oranla ölçülmesi, dağıtımsal sonuçların ortadan kalktığı anlamına gelmez; tersine, ortalamanın arkasındaki farklılaşmanın ayrıca ölçülmesini gerektirir.
Burada enflasyon ile yoksulluk arasındaki ilişki önem kazanmaktadır. Yüksek enflasyon yalnızca nominal fiyatları yükseltmez; reel ücretleri, emek gelirlerinin satın alma gücünü, tasarrufların reel değerini, borçlular ile alacaklılar arasındaki dağılımı ve hanehalklarının geleceğe ilişkin beklentilerini de etkileyebilir. Özellikle gıda, konut, enerji ve ulaştırma gibi zorunlu harcamaların genel fiyat düzeyinden daha hızlı artması durumunda, ortalama enflasyon oranı toplumun belirli kesimlerinin yaşadığı refah kaybını tam olarak temsil etmeyebilir.
Bu nedenle “enflasyon düşüyor” ifadesi de tek başına yeterli bir refah göstergesi değildir. Enflasyon oranının düşmesi, fiyatların gerilemesi değil, fiyatların daha önceki döneme göre daha düşük bir hızla artması anlamına gelir. Fiyat düzeyi yüksek bir başlangıç noktasında kalmaya devam ederken, fiyat artış hızındaki yavaşlama hanehalkının geçmişte oluşmuş satın alma gücü kaybını otomatik olarak geri getirmez. Dezenflasyon ile refahın aynı ekonomik süreç olmadığı gerçeği burada kritik önem taşımaktadır.
Bu ayrım, 2026 Türkiye ekonomisinin değerlendirilmesinde özellikle önemlidir. Eylül 2026’da tüketici güven endeksi 91,9’a yükselmiş olmakla birlikte, endeksin mevcut dönemde hanenin maddi durumuna ilişkin alt göstergesi 75,3 düzeyinde kalmıştır. Gelecek 12 aylık döneme ilişkin ekonomik durum beklentisi ise 89,8 olarak gerçekleşmiştir. Bu göstergeler tek başına ekonomik refah hakkında kesin bir hüküm vermemekle birlikte, fiyat istikrarı ile ekonomik güvenin aynı değişken olmadığını göstermektedir (TÜİK, 2026c).
Bu çalışmanın temel kavramsal önerisi, söz konusu farklılıkları “ölçüm katmanları” üzerinden birlikte düşünmektir. İlk katmanda küresel ve jeopolitik gelişmeler yer almaktadır. Savaşlar, enerji fiyatları, emtia piyasaları, tedarik zincirleri ve uluslararası finansal koşullar Türkiye gibi dış finansmana ve ithal girdilere duyarlı ekonomilere çeşitli kanallardan aktarılmaktadır. İkinci katmanda bu şokların kur, ithal girdi, finansman ve üretim maliyetleri üzerinden iç fiyatlara geçişi bulunmaktadır. Üçüncü katmanda firmaların fiyatlama davranışları, ücret-kira sözleşmeleri ve beklentiler devreye girmektedir. Dördüncü katmanda ise bütün bu süreçler istatistiksel göstergeler aracılığıyla ölçülmekte ve ekonomik karar alma mekanizmalarına aktarılmaktadır. Son katmanda ise ölçülen fiyat değişiminin gelir dağılımı, satın alma gücü, yoksulluk ve toplumsal refah üzerindeki sonuçları ortaya çıkmaktadır.
Böylece çalışma şu bağlantıyı önermektedir:
Küresel şoklar → enerji ve maliyet kanalı → kur ve finansman kanalı → fiyatlama davranışı → beklentiler → ölçüm → ekonomik güven → refah ve yoksulluk → hesap verebilirlik.
Bu zincirin kritik özelliği, halkaların birbirinden bağımsız olmamasıdır. Küresel bir enerji şoku yalnızca enerji fiyatlarını değiştirmemekte; üretim maliyetlerini, ulaştırma giderlerini, ithalat faturasını, döviz talebini, enflasyon beklentilerini ve nihayetinde hanehalklarının satın alma gücünü etkileyebilmektedir. Benzer biçimde finansal piyasalarda yaşanan bir güven sorunu yalnızca belirli yatırım araçlarının değerini değil, risk primi, likidite, sermaye akımları ve finansman koşulları üzerinden reel ekonomiyi de etkileyebilmektedir.
Bu noktada muhasebe perspektifi çalışmanın makroekonomik analizine eklemlenmektedir. Muhasebe yalnızca gerçekleşmiş işlemlerin kaydını tutan teknik bir sistem olarak değil, ekonomik gerçekliğin hangi unsurlarının ölçülebilir, raporlanabilir ve karar verilebilir kabul edildiğini belirleyen kurumsal bir bilgi sistemi olarak ele alındığında, enflasyon tartışması yeni bir boyut kazanmaktadır. Hangi maliyet görünürdür? Hangi refah kaybı ölçülmektedir? Hangi risk fiyatlara yansımaktadır? Hangi ekonomik kayıp ortalama göstergelerin içinde kaybolmaktadır? Ve hangi sonuçlar ölçülemediği için politika değerlendirmesinin dışında kalmaktadır?
Bu sorular, enflasyonun muhasebe ve hesap verebilirlik boyutunu ortaya çıkarmaktadır. Çünkü ölçüm yalnızca gerçeği temsil etmez; aynı zamanda hangi gerçekliğin karar süreçlerine taşınacağını da belirler. Bu nedenle ekonomik göstergelerin güvenilirliği yalnızca teknik istatistiksel doğrulukla değil, ölçümün kapsamı, şeffaflığı, yeniden üretilebilirliği, dağıtımsal duyarlılığı ve karar süreçleriyle bağlantısı üzerinden değerlendirilmelidir.
Çalışmanın özgün katkısı da burada ortaya çıkmaktadır. Literatürde enflasyon çoğunlukla parasal koşullar, maliyet baskıları, beklentiler, döviz kuru geçişkenliği veya arz şokları üzerinden incelenmektedir. Bu çalışma ise bu kanalları birbirinden kopuk değişkenler olarak değil, küresel şoklardan başlayarak fiyat oluşumu, ölçüm, ekonomik güven ve refah sonuçlarına uzanan bağlantılı bir sistem içerisinde ele almaktadır. Böylece enflasyonun yalnızca “fiyatların değişim hızı” değil, aynı zamanda ekonomik gerçekliğin nasıl ölçüldüğü ve bu ölçümün toplumsal sonuçları nasıl görünür veya görünmez kıldığı sorunu olduğu ileri sürülmektedir.
Bu çerçevede çalışmanın ikinci katkısı, dezenflasyon ile refah arasındaki analitik ayrımı belirginleştirmesidir. Fiyat artış hızındaki düşüş, fiyat düzeyindeki gerilemeyi; fiyat düzeyindeki gerileme ise otomatik olarak satın alma gücünün eski seviyesine dönmesini ifade etmemektedir. Dolayısıyla dezenflasyon performansının yalnızca yıllık TÜFE değişimi üzerinden değerlendirilmesi, özellikle uzun süreli yüksek enflasyon sonrasında ortaya çıkan birikimli refah kaybını gözden kaçırabilir.
Üçüncü katkı ise ölçüm güvenini ekonomik güvenin bir bileşeni olarak ele almasıdır. Buradaki yaklaşım, herhangi bir resmi istatistiğin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında peşin bir hüküm vermek değildir. Aksine, ekonomik kararların dayandığı göstergelerin metodolojisi, veri üretim süreci, şeffaflığı ve farklı ekonomik grupların deneyimlerini temsil etme kapasitesinin güven açısından taşıdığı önemi tartışmaktır. Bu ayrım özellikle önemlidir; çünkü farklı ölçümlerin ortaya çıkması kendi başına ölçümlerden birinin “doğru”, diğerinin “yanlış” olduğu anlamına gelmez. Asıl akademik soru, her göstergenin neyi ölçtüğü, neyi ölçemediği ve hangi amaçla kullanılabileceğidir.
Bu bağlamda çalışmanın dördüncü katkısı, enflasyon tartışmasını yoksulluk ve hesap verebilirlik perspektifine taşımaktır. Ortalama enflasyon oranı ekonomik sistemin genel fiyat hareketini göstermeye çalışırken, yoksulluk ve refah göstergeleri bu fiyat hareketinin toplumun farklı kesimlerinde nasıl yaşandığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla makroekonomik istikrar ile mikro düzeyde refahın aynı yönde hareket edeceği varsayımı ayrıca sınanmalıdır.
Bütün bu çerçevede çalışmanın temel araştırma sorusu şu şekilde formüle edilebilir:
Türkiye’de 2026 yılında enflasyonun seyrini yalnızca fiyat artış hızı üzerinden değerlendirmek, küresel ve jeopolitik şokların aktarımını, finansal ve maliyet kanallarını, beklentileri, ölçüm güvenini ve enflasyonun dağıtımsal refah sonuçlarını açıklamak için yeterli midir?
Bu temel soruya bağlı olarak çalışma dört bağlantılı düzlem üzerinden ilerlemektedir. Birinci düzlemde küresel ve jeopolitik şokların Türkiye ekonomisine aktarım kanalları ele alınmaktadır. İkinci düzlemde dezenflasyon süreci; hizmet enflasyonu, maliyet baskıları, kur ve finansman koşulları ile beklentiler üzerinden değerlendirilmektedir. Üçüncü düzlemde enflasyonun ölçülmesi, farklı fiyat göstergeleri ve ekonomik güven arasındaki ilişki tartışılmaktadır. Dördüncü düzlemde ise enflasyonun gelir dağılımı, yoksulluk, satın alma gücü ve muhasebe perspektifinden görünürlüğü ele alınmaktadır.
Dolayısıyla çalışmanın temel iddiası, dezenflasyonun yalnızca fiyat artış hızını düşürme politikası olarak değil; ölçüm güveni, ekonomik güven, dağıtımsal refah ve hesap verebilirlik birlikte düşünülerek değerlendirilmesi gereken çok katmanlı bir süreç olduğudur.
Çünkü enflasyon yalnızca fiyatların hikâyesi değildir.
Aynı zamanda hangi fiyatın, kimin fiyatının, hangi dönemin, hangi ağırlığın ve nihayetinde kimin refahının ölçüldüğünün hikâyesidir.
Tam da bu nedenle Türkiye’de 2026 enflasyonunu anlamak için sorulması gereken soru yalnızca “Enflasyon düşüyor mu?” değildir.
Daha temel soru şudur:
Ölçtüğümüz enflasyon, yaşanan ekonomik gerçekliğin ne kadarını görünür kılıyor; görünür kılmadığı bölümün maliyetini ise kim taşıyor?
1. Küresel Şoklar, Bağlantılı Kanallar ve Türkiye’ye Yansımalar
Savaş artık yalnızca cephede yaşanmıyor
Savaşların ekonomik etkisi artık cephe hattında başlayıp orada kalmamaktadır. Enerji piyasalarından deniz taşımacılığına, tedarik zincirlerinden finansal piyasalara, döviz kurlarından üretim maliyetlerine ve beklentilerden fiyatlama davranışlarına uzanan birbirine bağlı kanallar üzerinden ekonominin tamamına yayılmaktadır.
Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönem yalnızca jeopolitik çatışmaların yoğunlaştığı bir dönem değildir. Aynı zamanda ekonomik şokların birbirini beslediği ve farklı piyasalar arasında hızla taşındığı bir bağlantılı şoklar dönemidir.
2026 yılında Orta Doğu’daki savaşın enerji piyasaları üzerindeki etkisi bunun somut örneğidir. Dünya Bankası’nın 28 Nisan 2026 tarihli Commodity Markets Outlook raporu, savaşın enerji piyasalarında ciddi bir arz şoku yarattığını ve enerji fiyatlarının 2026 yılında ortalama %24 artmasının beklendiğini belirtmiştir. Rapora göre Brent petrolün 2026 ortalamasının 86 dolar/varil düzeyinde gerçekleşmesi beklenirken, Hürmüz Boğazı üzerinden taşınan deniz yoluyla ham petrol ticaretindeki aksaklıkların enerji piyasasının ötesine geçerek diğer emtia piyasalarını da etkileyebileceği değerlendirilmiştir. Bu tahmin, en şiddetli kesintilerin Mayıs ayında sona ermesi ve Hürmüz üzerinden taşımacılığın yılın ilerleyen dönemlerinde savaş öncesi düzeylere yaklaşması varsayımına dayanmaktadır. Dolayısıyla söz konusu rakam bir gerçekleşme değil, belirli varsayımlar altında oluşturulmuş bir projeksiyondur.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü savaş kaynaklı ekonomik şokların niteliği yalnızca fiyatın düzeyini değil, fiyatın gelecekteki yönüne ilişkin belirsizliği de değiştirmektedir.
Enerji fiyatlarındaki yükseliş önce enerji maliyetlerini artırır. Ardından ulaştırma, üretim, depolama ve lojistik maliyetlerine yayılır. İthal girdilerin maliyeti yükselir. Firmalar yeni maliyetleri satış fiyatlarına yansıtmaya başlar. Çalışanlar reel gelir kaybını telafi etmek için ücret taleplerini yeniden belirler. Hanehalkı gelecekteki fiyat artışlarını dikkate alarak tüketim ve tasarruf kararlarını değiştirir. Böylece başlangıçta dışsal görünen bir enerji şoku, zaman içerisinde içsel bir fiyatlama ve beklenti problemine dönüşebilir.
Küresel finansal koşullar ve Türkiye
Küresel finansal koşulların Türkiye’ye etkisi yalnızca faiz oranlarından geçmez. Gelişmiş ekonomilerde faizlerin beklenenden uzun süre yüksek kalması dış finansman maliyetlerini, sermaye hareketlerini ve döviz kuru dinamiklerini etkileyebilir.
TCMB’nin Eylül 2026 tarihli Para Politikası Kurulu toplantı özetinde de jeopolitik gelişmeler nedeniyle enerji fiyatlarının yüksek ve oynak seyrettiği, enerji arzı, tedarik zincirleri ve taşıma maliyetlerine ilişkin belirsizliklerin sürdüğü belirtilmektedir.
Bu çerçevede Türkiye’nin dışa bağımlı üretim yapısı özel önem taşımaktadır. Enerji ve ara malı ithalatının yüksekliği, döviz kuru hareketlerinin yurtiçi fiyatlara aktarılabileceği kanalları güçlendirmektedir.
Ancak kur geçişkenliği sabit ve mekanik bir katsayı değildir. Kur geçişkenliği; ithal girdi kullanımı, sektörün rekabet yapısı, firmaların fiyatlama gücü, iç talep koşulları, beklentiler ve para politikasının kredibilitesine bağlı olarak değişebilir.
Dolayısıyla TL’nin reel olarak değer kazandığı bir dönemde ithal girdi maliyetleri üzerindeki baskı hafifleyebilirken, kurdaki ani ve kalıcı bir değer kaybı aynı mekanizmayı tersine çevirebilir. Daha önemlisi, beklentilerin bozulduğu bir ortamda firma yalnızca bugünkü maliyetini değil, yarın karşılaşacağını düşündüğü maliyeti de bugünkü fiyatına dahil edebilir. Bu noktada enflasyon mekanizması yalnızca maliyet aktarımı olmaktan çıkar ve davranışsal bir nitelik kazanır.
Jeopolitik riskin maliyet muhasebesi
Jeopolitik risk bu nedenle yalnızca dış politika veya güvenlik başlığı değildir; aynı zamanda bir maliyet muhasebesi problemidir. Enerji pahalanır, taşıma maliyetleri artar, tedarik zincirleri uzar, ithal girdilerin maliyeti yükselir, üretim süreçlerinin maliyet yapısı değişir.
Ancak muhasebenin asıl sorusu burada başlar: Bu maliyet artışı nihai fiyata ne kadar yansımıştır, ne kadarı işletme marjında kalmış, ne kadarı ertelenmiş ve ne kadarı gelecekteki fiyatlara taşınacaktır?
Savaşın etkisi çoğu zaman cephede meydana gelen gelişmenin doğrudan fiyat etiketine yazılması biçiminde ortaya çıkmaz. Etki, maliyet zincirinin farklı halkalarında birikir ve zaman içinde fiyatlama davranışına dönüşür.
2. Dezenflasyonun İç Dinamikleri: Hizmetler, Maliyetler, Beklentiler ve Finansal Kırılganlıklar
2.1. Manşet enflasyon düşerken bileşimi ne söylüyor?
TÜİK verilerine göre Ağustos 2026’da TÜFE aylık %1,84, yıllık %31,51 artmıştır. Yıllık enflasyon Temmuz ayındaki %31,75 seviyesinden 0,24 puan gerilemiştir. Gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık artış %33,79, ulaştırmada %35,08, konut-su-elektrik-gaz ve diğer yakıtlarda %39,77 olmuştur. Bu üç ana grubun yıllık enflasyona katkıları sırasıyla 8,12, 5,94 ve 5,01 puandır.
Bu tablo bize önemli bir şey söylemektedir: Enflasyonun düzeyi kadar bileşimi de önemlidir.
Temel mal grubunda yıllık artış %15,89 iken hizmet grubunda yıllık artış %40,28 düzeyindedir. Böylece hizmet enflasyonu temel mal enflasyonunun iki katından fazla bir seviyeye ulaşmıştır. Bu ayrışma dezenflasyonun en önemli yapısal sorunlarından birini ortaya koymaktadır: Mal enflasyonu yavaşlarken hizmet enflasyonu neden direnmektedir?
Çünkü hizmet fiyatlarının önemli bir bölümünde ücretler, kira, sözleşmeler, geçmiş enflasyon, beklentiler ve endeksleme davranışları daha belirleyici olmaktadır. Bu nedenle hizmet enflasyonu yalnızca talep koşullarının değil, enflasyonun geçmişten geleceğe taşınma mekanizmasının da bir göstergesidir.
2.2. Enerji ve maliyet baskısı
Ağustos ayında enerji grubunda aylık fiyat artışı %5,46, yıllık artış %39,23 olurken akaryakıt fiyatlarında aylık artış %11,23 seviyesine ulaşmıştır. Hizmetlerde eğitim aylık %8,62, haberleşme %5,03 ve ulaştırma %4,98 artmıştır. Kira fiyatlarında yıllık artış %43,11 düzeyindedir.
Zamanlama da önemlidir. Eğitim fiyatlarındaki hareketin yıllık karşılaştırmaya yansıması, ücret ve sözleşme dönemlerinin zamanlamasından etkilenebilmektedir. Dolayısıyla tek bir aylık veriden kalıcı eğilim çıkarmak yerine, aylık hareketlerin daha uzun dönemli ortalamalarla birlikte değerlendirilmesi gerekir. TCMB de Ağustos ayında enflasyonun ana eğiliminde sınırlı yükseliş görülmekle birlikte, üç aylık ortalamalar üzerinden bakıldığında daha ılımlı bir görünüm bulunduğunu belirtmektedir.
Üretici fiyatları da maliyet tarafındaki baskının bütünüyle ortadan kalkmadığını göstermektedir. Ağustos 2026’da Yİ-ÜFE aylık %2,57, yıllık %27,95 artmış; enerji grubundaki aylık artış %6,99 olmuştur.
Dolayısıyla kritik soru şudur: Talep koşulları zayıflarken maliyet baskısı devam ediyorsa, dezenflasyonun hangi bölümü para politikasından, hangi bölümü arz koşullarındaki normalleşmeden kaynaklanmaktadır? Para politikası toplam talebi, finansal koşulları ve beklentileri etkileyebilir. Ancak küresel enerji arzındaki bir bozulmayı, tarımsal üretim kaybını veya fiziksel bir tedarik zinciri kırılmasını doğrudan ortadan kaldıramaz. Bu nedenle dezenflasyon; para politikası + maliye politikası + enerji politikası + gıda arzı + rekabet + verimlilik + ithal girdi bağımlılığı + beklentiler bütünlüğünde değerlendirilmelidir.
2.3. Beklentiler: Aynı ekonomi, farklı gelecekler
Ekonomik aktörler yalnızca gerçekleşmiş fiyatlara göre karar vermezler. Gelecekteki fiyatlara ilişkin beklentiler de bugünkü kararların bir parçasıdır.
TCMB’nin 23 Eylül 2026 tarihli Sektörel Enflasyon Beklentileri verileri bu açıdan dikkat çekicidir. On iki ay sonrası yıllık enflasyon beklentisi piyasa katılımcılarında %23,70, reel sektörde %32,50 ve hanehalkında %45,60 olmuştur. Gelecek 12 aylık dönemde enflasyonun düşeceğini bekleyen hanehalkı oranı ise %16,25’e gerilemiştir.
Burada önemli olan “hangi kesim haklı?” sorusu değildir. Daha önemli soru şudur: Aynı ekonomik gerçeklik neden üç farklı beklenti dünyası üretmektedir? Piyasa katılımcıları finansal göstergeleri, para politikasını ve makroekonomik projeksiyonları daha yoğun izleyebilir. Firmalar üretim maliyetlerini, ücretleri, kur riskini ve satış koşullarını esas alabilir. Hanehalkı ise doğrudan karşılaştığı gıda, kira, enerji, ulaştırma ve eğitim fiyatlarından hareket edebilir.
Dolayısıyla beklenti farkları yalnızca “algı” problemi olarak görülmemelidir. Bunlar farklı ekonomik konumların, farklı fiyat sepetlerinin ve farklı karar ufuklarının sonucu olabilir. Hanehalkının beklentisinin yüksek olması tek başına resmî enflasyon göstergesinin yanlış olduğunu kanıtlamaz. Ancak ölçülen enflasyon ile yaşanan ekonomik deneyim arasındaki mesafenin araştırılması gerektiğini gösteren önemli bir sinyaldir.
2.4. Finansal kırılganlık ve 17 Eylül fon tasfiyeleri: Bir ölçüm ve güven meselesi olarak
2026 Eylül ayında yaşanan önemli gelişmelerden biri SPK’nın 17 Eylül tarihli kararlarıdır. SPK, 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar vermiş; 23 Eylül tarihli açıklamasında MKK kayıtlarına göre bu fonlarda tekil yatırımcı sayısının 455.758 olduğunu açıklamıştır.
Bu gelişmeyi doğrudan enflasyonun nedeni olarak değerlendirmek metodolojik olarak hatalıdır. Fon tasfiyesinin makroekonomik etkisine ilişkin henüz tamamlanmamış adli ve finansal süreçlerden kesin sonuçlar çıkarmak da doğru değildir.
Bununla birlikte olay, bu çalışmanın temel sorusu açısından önemlidir ve bir hipotez olarak ele alınmalıdır: Bir ekonomik değerin kayıtlarda görünmesi ile stres koşullarında aynı ekonomik değere dönüşebilmesi aynı şey midir?
Bu soru finansal raporlamada gerçeğe uygun değer, likidite ve gerçekleşebilir değer tartışmalarını gündeme getirir. Bir portföy varlığının kayıtlı değeri ile piyasa koşullarında kısa sürede nakde çevrilebilecek değeri arasında fark bulunabilir. Özellikle likiditesi düşük varlıklarda, eş zamanlı çıkış talepleri bu farkı görünür hâle getirebilir.
Buradaki bağlantı enflasyonla doğrudan nedensel değildir. Bağlantı ölçüm ve güven düzeyindedir. Bir ekonomik sistemde kayıtlı değer, piyasa değeri, gerçekleşebilir değer, satın alma gücü, nominal gelir ve reel gelir aynı şey değildir. Dolayısıyla finansal krizler, yalnızca kayıpları değil, ölçümlerin stres altında nasıl davrandığını da görünür kılar.
2.4.1 Uluslararası piyasa güveni ve yeniden sınıflandırma riski
2.4.1. Uluslararası Piyasa Güveni ve Yeniden Sınıflandırma Riski
Eylül 2026’da yatırım fonları piyasasında yaşanan gelişmeler, finansal piyasalarda değerleme, likidite ve yatırımcı güveni arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasına neden olmuştur. Sermaye Piyasası Kurulu’nun 17 Eylül 2026 tarihli kararları kapsamında 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verilmiş; Kurulun 23 Eylül 2026 tarihli açıklamasında, Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına göre söz konusu fonlarda tekil yatırımcı sayısının 455.758 olduğu bildirilmiştir (Sermaye Piyasası Kurulu [SPK], 2026a).
Bu gelişmeyi doğrudan Türkiye’deki enflasyonun nedeni olarak değerlendirmek metodolojik olarak doğru değildir. Aynı şekilde, henüz devam eden finansal ve hukuki süreçlerden hareketle tasfiye edilen fonların ekonomik niteliği veya yatırımcı kayıpları hakkında kesin hükümler vermek de uygun değildir. Bununla birlikte olay, bu çalışmanın temel sorusu açısından önemlidir: Bir ekonomik değerin finansal kayıtlarda görünmesi ile stres koşullarında aynı ekonomik değere dönüşebilmesi aynı şey midir?
SPK’nın 18 Eylül 2026 tarihli açıklaması, düzenleyici otoritenin sorunu yalnızca tasfiye aşamasında ortaya çıkan bir gelişme olarak görmediğini de göstermektedir. Kurul, özellikle bazı serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları aracılığıyla, fiili dolaşım oranı düşük bazı paylarda şirketlerin temel finansal büyüklükleri ve ekonomik gerçeklikle açıklanamayacak fiyat hareketlerinin gözlemlendiğini açıklamıştır (SPK, 2026b). Bu durum, finansal piyasalarda fiyat oluşumu ile ekonomik temeller arasındaki ilişkinin ve özellikle düşük likiditeli varlıklarda değerlemenin nasıl gerçekleştiğinin yeniden sorgulanmasını gerekli kılmaktadır.
Uluslararası piyasa algısı açısından konu daha geniş bir boyut kazanmaktadır. The Economist‘in 24 Eylül 2026 tarihli değerlendirmesinde Türkiye’deki yatırım fonu krizinin piyasa güveni ve Türkiye’nin gelişmekte olan piyasa statüsü bakımından risk oluşturabileceği ileri sürülmektedir. Derginin kullandığı “could lose” ifadesi önemlidir: Burada söz konusu olan gerçekleşmiş bir sınıflandırma değişikliği değil, olası bir risk senaryosudur (The Economist, 2026).
Bu değerlendirme, MSCI’nın Haziran 2026 tarihli resmi piyasa sınıflandırması incelemesiyle birlikte ele alınmalıdır. MSCI, Türkiye bakımından pay sahipliği şeffaflığı ve koordineli işlem davranışları konusunda uluslararası yatırımcıların kaygılarını gündeme getirmiş; gerçek faydalanıcı sahipliğinin daha ayrıntılı ve zamanında açıklanması, piyasa gözetimi ve yaptırım mekanizmalarının güçlendirilmesi ve serbest dolaşımı yapısal olarak bozulan menkul kıymetlere ilişkin daha şeffaf ve kurallara dayalı bir çerçeve oluşturulması gerektiğini belirtmiştir. MSCI ayrıca, Kasım 2026 incelemesine kadar yeterli somut ve güvenilir ilerleme görülmemesi hâlinde Türkiye ve uygun menkul kıymetlerinin endekslerdeki muamelesi konusunda danışma süreci başlatılabileceğini ifade etmiştir (MSCI, 2026).
Dolayısıyla mevcut aşamada Türkiye’nin “emerging market” statüsünü kaybettiği veya kesin olarak “frontier market” kategorisine geçirileceği söylenemez. Daha doğru ifade, Türkiye’nin uluslararası piyasa sınıflandırması bakımından piyasa bütünlüğü, sahiplik şeffaflığı, yatırımcı erişimi ve düzenleyici güven açısından izleme ve yeniden değerlendirme riskiyle karşı karşıya olduğudur. Bu ayrım, çalışmanın ölçüm güveni üzerine kurduğu metodolojik yaklaşım açısından da önemlidir. Gerçekleşmemiş bir sonucu gerçekleşmiş gibi sunmak, bizzat sorgulanan ölçüm ve güven sorununu yeniden üretmek anlamına gelecektir.
Fon tasfiyeleri ile enflasyon arasındaki bağlantı bu nedenle doğrudan nedensel değil, ölçüm ve güven düzeyindedir. Bir ekonomik sistemde kayıtlı değer, piyasa değeri, gerçekleşebilir değer, satın alma gücü, nominal gelir ve reel gelir aynı şey değildir. Finansal piyasalarda değerleme mekanizmalarına duyulan güven zayıfladığında sorun yalnızca belirli yatırımcıların kayıplarıyla sınırlı kalmaz; ekonomik aktörlerin fiyatları, riskleri ve gelecekteki getirileri değerlendirme biçimleri de etkilenebilir.
Bu noktada daha temel bir muhasebe sorusu ortaya çıkmaktadır: Finansal olarak ölçülen değer ile ekonomik olarak üretilen değer aynı şey midir? Bu soru, fon piyasalarındaki değerleme ve likidite tartışmasından daha geniş bir alana uzanmakta ve finansal değer ile reel değer arasındaki ayrımın incelenmesini gerekli kılmaktadır.
2.4.2. Finansal Değer ile Reel Değer Arasındaki Ayrım
Bir ekonomik sistemde finansal olarak ölçülen değer ile reel olarak yaratılan değer aynı şey değildir. Finansal sistem sermayenin tahsisi, likiditenin sağlanması, riskin transfer edilmesi ve yatırımların finansmanı bakımından önemli ekonomik işlevler üstlenebilir. Ancak bu işlevlerin varlığı, finansal genişlemenin kendiliğinden yeni bir mal, hizmet, üretim kapasitesi veya toplumsal fayda yarattığı anlamına gelmez.
Bu nedenle temel ayrım finansal değer yaratımı ile reel değer yaratımı arasında kurulmalıdır. Kredi verilmesiyle bankacılık sisteminde yeni mevduat ve satın alma gücü yaratılabilir; finansal varlıkların fiyatları yükselebilir; bilançolar genişleyebilir ve finansal getiriler oluşabilir. Ancak bunların hiçbiri tek başına ekonomide aynı ölçüde yeni bir reel değer yaratıldığını göstermez. Para yaratımı ile reel değer yaratımı arasında zorunlu bir özdeşlik bulunmamaktadır.
Reel değer, üretim kapasitesinin genişlemesi, mal ve hizmetlerin üretilmesi, emek ve bilginin ekonomik faaliyet içerisinde kullanılması, teknolojik yeniliklerin ortaya çıkması ve doğal kaynakların ekonomik süreçlerde dönüştürülmesi gibi faaliyetler aracılığıyla oluşur. Finansal sistem ise bu faaliyetlerin finansmanını sağlayarak reel değer yaratımını destekleyebilir. Dolayısıyla finansın ekonomik rolü bütünüyle “değer üretmeyen” bir faaliyet olarak tanımlanamaz. Asıl analitik sorun, finansal değer artışının reel değer artışıyla özdeşleştirilmesidir.
Bu ayrım özellikle yüksek borçluluk ve finansallaşma dönemlerinde önem kazanmaktadır. Bir finansal varlığın piyasa fiyatının yükselmesi, o varlığın arkasındaki işletmenin üretim kapasitesinin aynı ölçüde arttığı anlamına gelmeyebilir. Benzer şekilde kredi hacminin genişlemesi, ekonomik bilançoların büyümesi veya varlık fiyatlarının yükselmesi, toplumsal faydanın aynı oranda arttığını garanti etmez. Finansal büyüklükler ile reel ekonomik faaliyet arasındaki ilişkinin zayıfladığı durumlarda finansal değer ile reel değer arasındaki mesafe açılabilir.
Bu noktada finansal değerlemenin zaman boyutu da önem kazanmaktadır. Finansal piyasalar yalnızca mevcut değeri değil, gelecekte elde edilmesi beklenen gelirleri de bugünden fiyatlar. Bir varlığın bugünkü finansal değeri, gelecekte sağlayacağı nakit akımlarının, risklerin ve beklentilerin bugünkü bir değerlendirmesini içerebilir. Dolayısıyla finansal sistem, henüz gerçekleşmemiş gelecekteki gelirler üzerinde bugünden finansal talepler oluşturabilir. Bu mekanizma üretken yatırımlarla desteklendiğinde sermayenin gelecekteki reel değer yaratımına aktarılmasına aracılık eder.
Ancak aynı mekanizma farklı bir yönde de çalışabilir. Finansal genişleme yeni üretim kapasitesi oluşturmak yerine mevcut finansal yükümlülüklerin yeniden finanse edilmesine, borçların çevrilmesine veya finansal varlık fiyatlarının desteklenmesine yöneldiğinde, bilanço büyüklükleri ile reel ekonomik kapasite arasındaki ilişki zayıflayabilir. Böyle bir durumda finansal sistemin büyümesi, yeni ekonomik faydanın üretiminden çok gelecekte yaratılması beklenen gelirler üzerinde bugünden finansal taleplerin yoğunlaşması biçimini alabilir.
Burada önemli olan, finansal sistemin reel ekonominin karşıtı olarak görülmesi değildir. Tersine, finansın üretken yatırımları finanse ettiği ölçüde reel ekonominin gelişmesinde kritik bir işlevi vardır. Sorun, finansal genişlemenin üretim ve verimlilik artışından koparak kendi kendisini besleyen bir değerleme mekanizmasına dönüşmesi hâlinde ortaya çıkar. Bu durumda “değer” kavramı iki farklı düzlemde hareket etmeye başlar: Bir tarafta ekonomik faaliyetlerden doğan mal, hizmet, gelir
2.4.3. Kredi Döngüsü ve “İndir–Döndür” Mekanizması
2.4.3. Kredi Döngüsü ve “İndir–Döndür” Mekanizması
Kredinin ekonomik işlevini değerlendirirken yalnızca kredi hacminin büyüklüğüne bakmak yeterli değildir. Asıl soru, kredinin hangi ekonomik faaliyeti finanse etmek için kullanıldığıdır. Yeni üretim kapasitesi, teknoloji yatırımı, istihdam, verimlilik artışı veya yeni mal ve hizmet üretimi için kullanılan kredi, gelecekteki gelirlerin ve reel ekonomik değerin oluşmasına aracılık edebilir. Buna karşılık yeni üretim kapasitesi yaratmayan ve ağırlıklı olarak mevcut finansal yükümlülüklerin yeniden finanse edilmesinde kullanılan kredi farklı bir ekonomik mekanizmaya işaret eder.
Bu çalışmada bu ikinci mekanizma, gündelik ekonomik pratikte kullanılan “indir–döndür” kavramıyla ifade edilmektedir. Kavram, burada teknik bir finans terimi olarak değil, borç ilişkisinin yeni bir üretim ve gelir kapasitesi yaratmaktan çok mevcut yükümlülüklerin yeniden çevrilmesi amacıyla sürdürülmesini tanımlayan analitik bir çerçeve olarak kullanılmaktadır.
“İndir–döndür” mekanizmasının ilk aşamasında mevcut bir finansal yükümlülüğün vadesi yaklaşır. Borçlunun bu yükümlülüğü karşılayabilmesi için yeni bir finansman kaynağına ihtiyaç doğar. Eğer mevcut gelir ve nakit akımları borcu karşılamaya yeterli değilse, yeni kredi veya başka bir finansal kaynak devreye girer. Böylece önceki yükümlülük kapatılır veya yeniden yapılandırılır. Ancak bu işlem yeni bir üretim kapasitesi yaratmıyorsa, sistemin finansal sürdürülebilirliği yeni ekonomik değer yaratımından çok gelecekteki gelir beklentilerinin yeniden finanse edilmesine bağlı hâle gelir.
Bu mekanizmayı basitleştirilmiş biçimde şöyle göstermek mümkündür:
Mevcut borç → vade → yeni kredi → eski borcun kapatılması → yeni yükümlülük → yeni vade → yeniden finansman
Üretim ve gelir kapasitesi aynı süreçte yeterince artmıyorsa döngü giderek kendi üzerine kapanmaya başlar. Her yeni finansman turu, önceki finansal yükümlülüğü ortadan kaldırırken aynı zamanda yeni bir yükümlülük yaratır. Böylece nominal olarak borç ilişkisi sürdürülebilir görünürken, sistemin altında yatan reel gelir yaratma kapasitesi aynı ölçüde genişlemeyebilir.
Burada kritik nokta, borcun varlığının tek başına sorun olarak görülmemesidir. Borç, gelecekteki üretimi finanse etmek için kullanıldığında ekonomik büyümenin olağan bir finansman aracıdır. Sorun, borçlanmanın giderek yeni gelir yaratmak yerine mevcut borç stokunun çevrilmesine tahsis edilmesidir. Bu durumda finansman, üretimin önünde hareket eden bir araç olmaktan çıkarak geçmiş finansal yükümlülüklerin sürdürülmesinin koşuluna dönüşebilir.
“İndir–döndür” mekanizmasının sistemik hâle gelmesi, finansal değer ile reel değer arasındaki mesafenin açılmasına neden olabilir. Finansal bilançolar büyürken üretim kapasitesi, verimlilik ve reel gelir aynı hızda artmıyorsa, finansal sistemin taşıdığı yükümlülüklerin gelecekte hangi gelirlerle karşılanacağı sorusu önem kazanır. Bu nedenle yalnızca borcun bugünkü değerine değil, borcun dayandığı gelecekteki gelir yaratma kapasitesine bakmak gerekir.
Bu noktada faiz de mekanizmanın önemli bir bileşenidir. Yüksek faiz ortamında borcun çevrilmesi için gerekli yeni finansman tutarı büyüyebilir. Borçlunun yalnızca anaparayı değil, faiz yükünü de karşılaması gerekir. Eğer faaliyetlerden elde edilen nakit akımı bu yükü karşılamıyorsa, yeniden finansman ihtiyacı daha da artabilir. Böylece finansal yükümlülüklerin büyümesi ile reel gelir yaratımı arasındaki fark genişleyebilir.
Bununla birlikte, yüksek faiz ile borç çevirme arasında otomatik bir nedensellik kurulmamalıdır. Borcun çevrilebilirliği; borçlunun bilanço yapısı, nakit akımları, varlık kalitesi, teminat kapasitesi, piyasa likiditesi, vade yapısı ve gelecekteki gelir beklentileri gibi birçok faktöre bağlıdır. Bu nedenle “indir–döndür” kavramı belirli bir finansal sonucun zorunlu açıklaması değil, borçların yeni borçlarla sürdürüldüğü finansman yapısını incelemek için kullanılan bir analitik çerçevedir.
Mekanizmanın daha kritik boyutu ise zaman ilişkisidir. Üretken kredi, bugünkü finansmanı gelecekteki üretim ve gelire bağlar:
Kredi → yatırım → üretim → gelir → borç servisi
“İndir–döndür” mekanizmasında ise ilişki tersine yaklaşabilir:
Mevcut borç → yeni kredi → eski borcun çevrilmesi → yeni borç → gelecekteki gelire daha fazla yük
Birinci mekanizmada finansal sistem gelecekteki reel değerin oluşumuna aracılık ederken, ikinci mekanizmada gelecekteki gelirlerin önemli bir bölümü geçmiş finansal yükümlülüklerin sürdürülmesi için önceden tahsis edilmeye başlanabilir.
Bu ayrım, finansal sistemin büyüklüğü ile ekonomik değer yaratımı arasındaki ilişkinin neden ayrıca incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Kredi hacminin artması tek başına ekonomik kapasitenin arttığını göstermez. Aynı şekilde borcun çevriliyor olması tek başına sistemin çöktüğünü de göstermez. Belirleyici olan, borç servisinin hangi reel gelir akımı tarafından karşılandığı ve yeni finansmanın yeni ekonomik değer üretip üretmediğidir.
Bu çerçevede “indir–döndür” mekanizması, tek tek işletmelerin veya hanehalklarının borç davranışından daha geniş bir sistemik soruya dönüşebilir: Ekonomik sistem yeni değer üreterek mi borçlarını taşıyor, yoksa geçmişte oluşmuş finansal yükümlülükleri gelecekte oluşması beklenen gelirlerle sürekli yeniden mi finanse ediyor?
İkinci durumun uzun süre devam etmesi hâlinde finansal sistemin görünürdeki istikrarı ile reel ekonomik sürdürülebilirliği arasındaki mesafe büyüyebilir. Bu nedenle finansal istikrar yalnızca borçların zamanında çevrilebilmesine değil, borçların dayandığı reel değer ve gelir yaratma kapasitesinin sürekliliğine bağlanmalıdır.
İstikrardan Finansal Kırılganlığa: Minsky’den Şirket Kapitalizmine
Finansal sistemlerin kırılganlığını anlamak için başlangıç noktası, borcun varlığı değil, borcun hangi gelir yaratma kapasitesiyle taşındığıdır. Hyman Minsky’nin finansal istikrarsızlık hipotezi bu açıdan önemli bir teorik çerçeve sunmaktadır. Minsky’ye göre finansal sistemler yalnızca dışsal şoklar nedeniyle kırılganlaşmaz; uzun süreli istikrarın kendisi, aktörlerin risk algısını ve finansman davranışlarını dönüştürerek gelecekteki istikrarsızlığın koşullarını içeriden üretebilir. İstikrar dönemlerinde belirsizliğin azalması, daha yüksek kaldıraç kullanımını ve gelecekteki gelir akımlarına ilişkin daha iyimser beklentileri teşvik edebilir. Böylece finansal yapı, daha ihtiyatlı “hedge” finansmandan, borcun faiz ve anapara yükünün giderek daha fazla gelecekteki refinansmana bağlandığı spekülatif ve nihayetinde Ponzi finansman biçimlerine doğru kayabilir.
Bu çerçevede borç çevirme tek başına bir Ponzi mekanizması değildir. Üretken bir ekonomi içinde mevcut borcun yeniden finanse edilmesi, vade yönetiminin ve sermaye finansmanının olağan bir parçasıdır. Sorun, yeni borcun yeni üretim, gelir veya nakit akımı yaratma kapasitesinden giderek koparak önceki borçların ve finansman maliyetlerinin sürdürülmesinde temel araç hâline gelmesidir. Dolayısıyla Ponzi kavramı burada hukuki veya cezai bir niteleme olarak değil, finansal yükümlülüklerin bağımsız gelir yaratma kapasitesine kıyasla giderek artan bir refinansman bağımlılığı geliştirmesini açıklayan analitik bir kavram olarak kullanılmalıdır.
Bu noktada Minsky’nin paradoksu belirginleşmektedir: İstikrar, istikrarsızlığın ön koşullarını yaratabilir. Uzun süreli finansal istikrar, borçlanma maliyetlerinin öngörülebilirliği ve varlık fiyatlarındaki yükseliş, ekonomik aktörlerin daha yüksek borç yüklerini taşınabilir görmelerine yol açabilir. Ancak borç stoku reel gelir ve üretkenlik artışından daha hızlı büyümeye başladığında, sistemin sürdürülebilirliği giderek yeni finansman girişlerine bağımlı hâle gelir. Böylece başlangıçta büyümeyi destekleyen kredi mekanizması, zaman içinde kendi devamlılığını sağlayabilmek için daha fazla krediye ihtiyaç duyan bir yapıya dönüşebilir.
Türkiye açısından bu teorik çerçeve özellikle yüksek enflasyon–yüksek faiz–kur oynaklığı–borç çevirme bileşimi üzerinden önem kazanmaktadır. 2026 tarihli IMF değerlendirmesinde Türkiye’de enflasyonun 2025 sonunda yaklaşık yüzde 31 düzeyinde kaldığı, reel faizlerin yüksek seyrettiği ve yüksek enflasyon ile yüksek faizlerin finansal sektör, kamu borçlanma maliyetleri ve üretkenlik üzerinde maliyetler oluşturduğu belirtilmektedir. IMF ayrıca yüksek ve belirsiz enflasyonun borçların vadesini kısaltarak daha sık refinansman ihtiyacı ve dolayısıyla yeniden finansman riskini artırabildiğine dikkat çekmektedir.
Bu koşullarda borç çevirme mekanizmasının analitik önemi artmaktadır. Yüksek faiz, yalnızca yeni borçlanmanın maliyetini artırmaz; aynı zamanda mevcut borcun yeniden finansmanını da daha pahalı hâle getirir. Enflasyonun yüksek ve beklentilerin tam olarak çıpalanmamış olduğu bir ortamda nominal gelirlerin yükselmesi, borçların reel yükünü bazı durumlarda azaltabilse de, finansman maliyetlerinin ve çalışma sermayesi ihtiyacının artması şirketlerin nakit akımlarını baskılayabilir. Böylece işletmeler açısından kritik soru, borcun çevrilebilir olup olmadığı kadar, hangi maliyetle ve hangi gelir yaratma kapasitesi karşılığında çevrildiği hâline gelir.
Tam bu noktada Minsky’nin yaklaşımı ile Türkiye’deki şirket finansmanı arasında kavramsal bir köprü kurulabilir. Eğer şirketin faaliyetlerinden elde ettiği sürdürülebilir nakit akımı finansman giderlerini karşılamakta yetersiz kalıyor ve borç servisinin devamı yeni borçlanmaya, varlık satışlarına veya sürekli refinansmana daha fazla bağımlı hâle geliyorsa, finansman yapısında Ponzi-benzeri bir kırılganlık ortaya çıkabilir. Burada “Ponzi” ifadesi bütün ekonomi veya bütün şirketler için kullanılabilecek bir etiket değildir. Aksine, finansal yapının belirli kesimlerinde ortaya çıkabilecek ve borç–gelir ilişkisinin bozulma derecesini ifade eden analitik bir uyarı işaretidir.
Bu mekanizma yalnızca finansal piyasalara ilişkin teknik bir mesele değildir. Şirket kapitalizmi kavramı tam da bu noktada tartışmaya dâhil olmaktadır. Şirketlerin ekonomik kaynakların tahsisi, yatırım kararları, istihdam, tedarik zincirleri, finansal varlıklar ve kamusal düzenlemeler üzerindeki ağırlığının arttığı bir ekonomik yapıda, finansal kırılganlığın sonuçları da şirket sınırlarının ötesine taşınabilir. Büyük şirketlerin borçlanma ve refinansman ihtiyaçları bankacılık sistemi, sermaye piyasaları, kamu teşvikleri, vergi politikaları ve para politikasıyla iç içe geçtiğinde, özel sektörün finansal sürdürülebilirliği giderek makroekonomik istikrarın bir parçası hâline gelir.
Böylece zincir şu şekilde kurulmaktadır:
Minsky’nin istikrar paradoksu → artan borçlanma → borcun sürekli çevrilmesi → gelir yaratma kapasitesinden kopan finansman → Ponzi-benzeri kırılganlık → yüksek faiz ve enflasyon altında refinansman baskısı → şirketlerin finansal bağımlılığının artması → finansal ilişkilerin ekonomi üzerindeki ağırlığının güçlenmesi → şirket kapitalizminin derinleşmesi.
Ancak bu zincirin son halkası otomatik bir nedensellik ilişkisi olarak değil, araştırılması gereken bir kurumsal ve politik ekonomi hipotezi olarak ele alınmalıdır. Çünkü yüksek faiz veya yüksek enflasyon tek başına şirket kapitalizmini üretmez. Buradaki temel soru, finansal kaynakların hangi şirketlere, hangi koşullarda ve hangi beklentilerle tahsis edildiği; borçların hangi kesimler tarafından taşındığı; finansal risklerin ne ölçüde kamuya veya topluma aktarıldığı ve reel değer yaratımı ile finansal getiriler arasındaki ilişkinin zaman içinde nasıl değiştiğidir.
Bu nedenle şirket kapitalizminin temel problemi yalnızca “şirketlerin büyümesi” değildir. Daha derindeki mesele, finansal sistemin sürekliliğinin giderek daha fazla refinansmana, refinansmanın ise gelecekteki gelir beklentilerine bağlanmasıdır. Finansal varlıkların ve borçların büyümesi reel üretim ve verimlilik artışını aşmaya başladığında, ekonomik istikrarın görünen yüzü ile finansal yapının taşıdığı kırılganlık arasında bir mesafe oluşabilir.
Burada Minsky’nin düşüncesi yeniden başlangıç noktasına dönmektedir: istikrarsızlık her zaman istikrarın dışından gelmez; bazen istikrarın içinde birikir. Borçların çevrilebilmesi sistemi bir süre daha istikrarlı gösterebilir. Fakat çevrilebilirlik, giderek yeni reel değer yaratımından çok yeni finansmana bağımlı hâle geliyorsa, sistemin dayanıklılığı görünüşteki istikrarın altında aşınmaktadır.
Dolayısıyla mesele “Türkiye Ponzi ekonomisidir” demek değildir. Daha dikkatli ve akademik soru şudur: Türkiye’de belirli dönemlerde ve belirli şirket kesimlerinde borçların çevrilebilirliği ile reel değer yaratma kapasitesi arasındaki mesafe ne ölçüde açılmaktadır? Bu mesafe açıldığında yüksek faiz, yüksek enflasyon ve kur oynaklığı yalnızca makroekonomik göstergeler olmaktan çıkar; şirketlerin finansman yapısını, yatırım kararlarını ve risk dağılımını yeniden biçimlendiren mekanizmalara dönüşür.
Bu perspektiften bakıldığında “Her İstikrar Kendi Çöküşünü Hazırlar” ifadesi bir slogan olmaktan çıkar ve Minskyyen anlamda bir araştırma hipotezine dönüşür: Finansal sistemin istikrarı, eğer yeni reel değer yaratımından kopan borçlanma ve refinansman davranışlarını teşvik ediyorsa, gelecekteki istikrarsızlığın tohumlarını kendi içinde taşıyabilir.
Bu açıdan “indir–döndür”, finansal sistemin kendi kendisini nasıl yeniden üretebildiği sorusuna kapı açmaktadır. Borç yeni değerin oluşumunu finanse ettiği sürece finansal sistem ile reel ekonomi arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Ancak borç ağırlıklı olarak geçmiş borçların çevrilmesine yöneldiğinde, finansal sistemin sürdürülebilirliği giderek gelecekteki gelirlerin bugünden finansal yükümlülüklere bağlanmasına dayanabilir. Sorun borcun varlığı değil; borcun yeni değerin finansmanından çıkarak eski finansal yükümlülüklerin sürdürülebilmesinin aracına dönüşmesidir.
Finansal Değer ile Reel Değer Arasındaki Ayrım
Burada kritik ayrım, finansal değer yaratımı ile reel değer yaratımının birbirinden ayrılmasıdır. Finans kendi başına yeni bir mal, hizmet veya toplumsal fayda üretmez; temel işlevi, kredi mekanizması aracılığıyla satın alma gücü yaratmak, mevcut fonları yeniden tahsis etmek, gelecekteki gelirleri bugünden fiyatlamak ve finansal taleplerin el değiştirmesini sağlamaktır. Bankacılık sisteminde kredi verilmesiyle bilanço üzerinde yeni mevduat ve dolayısıyla parasal satın alma gücü yaratılabilse de, bu parasal genişleme tek başına yeni bir reel değer üretimi anlamına gelmez. Reel değer; üretim, emek, teknoloji, bilgi, hizmet ve doğal kaynakların ekonomik süreç içerisinde dönüştürülmesiyle ortaya çıkar.
Bu nedenle para yaratımı ile değer yaratımını eşitlemek, finansal sistemin işleyişini anlamada önemli bir kavramsal yanılgıdır. Bir bilançonun büyümesi, bir varlığın piyasa değerinin yükselmesi veya finansal getirinin ortaya çıkması, tek başına yeni bir ekonomik faydanın üretildiğini göstermez. Finansal sistem gelecekte yaratılması beklenen gelirleri bugünden fiyatlayabilir; böylece henüz üretilmemiş bir değere karşı finansal talep oluşturabilir. Bu mekanizma reel üretimle desteklendiği ölçüde sermayenin üretken faaliyetlere aktarılmasına hizmet eder. Ancak finansal genişleme giderek yeni üretim kapasitesi yaratmaktan çok mevcut borçların çevrilmesine, varlık fiyatlarının desteklenmesine ve önceki finansal yükümlülüklerin yeniden finanse edilmesine yönelirse, finansal değer ile reel değer arasındaki mesafe açılmaya başlar.
Tam da bu noktada “indir–döndür” mekanizması ortaya çıkar. Borcun yeni bir üretim kapasitesi yaratmak amacıyla kullanılması ile mevcut borcun yeni borçla çevrilmesi ekonomik olarak aynı işlem değildir. Birincisinde finansman gelecekteki üretim ve geliri desteklerken, ikincisinde gelecekteki gelirler mevcut finansal yükümlülüklerin sürdürülebilmesi için bugünden tahsis edilmeye başlanır. Böylece sistem yüzeyde büyüyen bilançolar, artan finansal varlık değerleri ve devam eden kredi akışı üretirken, bunun altında reel değer yaratımı ile finansal yükümlülüklerin büyümesi arasındaki fark giderek genişleyebilir.
Finansal genişleme → reel değer yaratımı → borç çevrimi → indir–döndür → gelecekteki gelirin bugünden ipotek edilmesi → sistemik kırılganlık
Sorun borcun varlığı değildir; borcun, yeni değer yaratmanın finansmanı olmaktan çıkarak eski finansal yükümlülüklerin çevrilmesinin aracına dönüşmesidir.
Finansal değer ile reel değer arasındaki mesafe, yalnızca yatırımcıların kazanç ve kayıplarını değil, ekonomik gerçekliğin hangi ölçüm araçlarıyla görünür hâle getirildiğini de etkiler. Böylece finansal piyasalardaki değerleme sorunu, daha geniş bir ölçüm ve güven problemine bağlanmaktadır.
3. Ölçüm Güveni, Yaşanan Enflasyon ve Yoksulluğun Görünürlüğü
3.1. Aynı enflasyon neden farklı ölçülüyor?
Türkiye’de enflasyon tartışmasının en hassas boyutlarından biri TÜİK TÜFE’si ile alternatif göstergeler arasındaki farklılıktır. Ağustos 2026’da TÜİK yıllık TÜFE’yi %31,51, aylık artışı %1,84 olarak açıklamıştır. ENAG’ın E-TÜFE göstergesinde yıllık artış %49,03, aylık artış %2,24 olmuştur. İTO’nun İstanbul perakende fiyatlarını esas alan endeksinde yıllık artış %34,96, aylık artış %1,66 olarak gerçekleşmiştir.
Buradaki farkları “biri doğru, diğeri yanlış” biçiminde okumak bilimsel olarak yetersizdir. Çünkü bir fiyat endeksinin sonucu; seçilen mal ve hizmet sepetine, harcama ağırlıklarına, fiyat gözlemlerinin kaynağına, fiyat toplama sıklığına, kalite değişimlerinin ele alınışına ve hesaplama yöntemine bağlıdır.
TÜİK 2026 yılında TÜFE’nin temel yılını 2025=100 olarak güncellemiş ve AB ile uyum çerçevesinde yöntemsel değişiklikler gerçekleştirmiştir. TÜFE’nin 2026 yılında 81 ilin tamamı ve 239 ilçeyi kapsayan örnekleme yapısıyla 428 madde ve 972 madde çeşidi için her ay yaklaşık 636.640 fiyat derlenerek hesaplandığı açıklanmıştır. Endekste 174 alt sınıf bulunmaktadır.
Ölçüm güveni, yalnızca ortaya çıkan rakamın büyüklüğüne değil, o rakamın nasıl üretildiğinin anlaşılabilirliğine de bağlıdır. TÜİK-ENAG farkının bilimsel değerlendirmesi için karşılaştırılması gerekenler: 1) Sepet yapısı, 2) Ağırlıklandırma yöntemi, 3) Veri toplama kaynakları, 4) Fiyat gözlemlerinin sıklığı, 5) Kalite ayarlamaları, 6) Eksik fiyatların işlenmesi, 7) Mevsimsel etkilerin ele alınışı, 8) Hesaplama algoritması, 9) Revizyon ve metodoloji değişiklikleri, 10) Bağımsız olarak yeniden sınanabilirlik. Bu sorular yalnızca resmî istatistik üreticileri için değil, alternatif göstergeleri üreten araştırma grupları için de geçerlidir. Şeffaflık talebi tek taraflı olamaz.
3.2. Ölçülen enflasyon ve yaşanan enflasyon
Hiçbir ulusal tüketici fiyat endeksi toplumun bütün kesimlerinin fiyat deneyimini birebir temsil edemez. Düşük gelirli hanenin tüketim sepeti yüksek gelirli hanenin sepetinden farklıdır. Kiracı ile ev sahibinin konut fiyatlarına maruz kalma biçimi farklıdır.
Bu nedenle iki soruyu ayırmak gerekir: “Türkiye’de ölçülen enflasyon nedir?” ve “Türkiye’de insanlar enflasyonu nasıl yaşamaktadır?” Birincisinin istatistiksel bir cevabı vardır. İkincisinin cevabı ise gelir, tüketim yapısı, konut durumu, bölge, borçluluk ve ücret yapısına göre değişmektedir. “Hissedilen enflasyon” ile resmî enflasyon arasındaki fark, tek başına resmî istatistiğin geçersiz olduğunu göstermez. Fakat bu fark büyüdüğünde ekonomik iletişim açısından bir güven sorunu ortaya çıkabilir. Asıl mesele hissedilen enflasyonun “gerçek” olup olmadığı değil, ölçülen gerçeklik ile yaşanan ekonomik deneyim arasındaki farkın açıklanıp açıklanamadığıdır.
3.3. Enflasyondan yoksulluğa: Dağıtımsal görünürlük problemi
Bu soru bizi doğrudan yoksulluk muhasebesine götürmektedir. Yoksulluk çoğu zaman gelir eksikliği olarak ölçülür. Oysa yaşamın içinde yoksulluk yalnızca gelir düşüklüğü değildir; satın alma gücünün aşınması, borçlanma kapasitesinin daralması, barınma güvencesinin zayıflaması, sağlıklı gıdaya erişimin güçleşmesi, eğitim ve sağlık harcamalarının ertelenmesi, geleceğe ilişkin seçeneklerin azalmasıdır.
Mazzola, Contrafatto ve Tregidga’nın 20 Ağustos 2026 tarihinde Accounting, Auditing & Accountability Journal için kabul edilen çalışmaları, yoksullukla ilişkili muhasebe literatürünü Brighenti’nin “field of visibility” yaklaşımı üzerinden incelemeleri bakımından önemlidir. Çalışma, muhasebe araştırmalarında yoksulluğun hangi yönlerinin görünür kılındığını ve hangilerinin görünmez kaldığını sorgulamaktadır.
Brighenti açısından görünürlük yalnızca “görmek” değildir. Görünürlük aynı zamanda neyin bilgi alanına alınacağına ilişkin toplumsal bir düzenleme biçimidir. Bu perspektiften bakıldığında muhasebe yalnızca ekonomik olayları kaydetmez; neyin ekonomik olay sayılacağını, neyin ölçülebileceğini, neyin raporlanacağını, neyin hesap verebilirliğin konusu yapılacağını belirleyen bir bilgi sistemi hâline gelir.
3.4. Türkiye’de yoksulluğun görünür yüzü
TÜİK’in 2025 Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri bu konuda önemli göstergeler sunmaktadır. Medyan gelirin %50’sine göre göreli yoksulluk oranı %13,0; %60’ına göre %20,6; %70’ine göre %28,7 olarak hesaplanmıştır. Yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olanların oranı %27,9’dur. 0–17 yaş grubunda bu oran %36,8’e ulaşmaktadır.
Dört yıllık panel verilerine göre nüfusun %3,9’u dört yıl boyunca yoksulluk sınırının altında kalırken, %75’i bu dönem boyunca hiç yoksulluk sınırının altında kalmamıştır. Nüfusun %28,8’i sızdıran çatı, nemli duvar veya çürümüş pencere çerçevesi gibi konut sorunları yaşarken, %27,9’u izolasyon nedeniyle ısınma sorunu bildirmiştir. Taksit ödemesi veya borcu olanların oranı %56,4’tür. Gelir dağılımı verilerine göre en yüksek %20’lik kesimin toplam gelirden aldığı pay %48,0 iken en düşük %20’lik kesimin payı %6,4’tür.
Burada önemli bir metodolojik nokta bulunmaktadır: Yoksulluk tek bir doğal sayı değildir. %40, %50, %60 veya %70 medyan gelir eşiğine göre farklı oranlar elde edilmesi, yoksulluğun ölçülmeden önce tanımlandığını göstermektedir. Başka bir ifadeyle: Yoksulluk ölçülmeden önce sınırları çizilir; sayı daha sonra ortaya çıkar. Bu nedenle “yoksulluk %13 mü, %20,6 mı?” sorusunun yanında daha temel bir soru bulunmaktadır: Bu oranların arkasında hangi insan deneyimleri toplulaştırılmış, hangileri ölçüm kategorilerine dönüşemediği için görünmez kalmıştır?
3.5. Hanehalkının yaşam muhasebesi – Bir araştırma hipotezi olarak
Burada muhasebe açısından daha radikal bir soru ortaya çıkmaktadır: Bir işletmenin bilançosu var. Bir kamu kurumunun bütçesi var. Peki hanehalkının yaşam bilançosu nerede?
Bir hane yüksek enflasyon döneminde her ay kaynak tahsisi yapmak zorundadır. Hangi faturayı önce ödeyecektir? Hangi borcu erteleyecektir? Hangi gıdadan vazgeçecektir? Hangi sağlık harcamasını öteleyecektir?
Bunların hiçbiri klasik anlamda bir finansal tablo değildir. Fakat tamamı kıt kaynakların tahsisine ilişkin ekonomik kararlardır.
Bu noktada ampirik bir sınırlama konulmalıdır: Türkiye’de bütün yoksul hanelerin sistematik biçimde “yaşam muhasebesi” tuttuğunu söylemek ampirik olarak desteklenmiş bir iddia değildir. Bu ifade bu çalışmada bir olgu olarak değil, bir araştırma önerisi/hipotez olarak konumlandırılmaktadır: Resmî muhasebe sistemlerinin dışında haneler kıt kaynaklarını nasıl hesaplamakta, önceliklendirmekte ve dağıtmaktadır? Bu soru, muhasebe araştırmasını işletmenin sınırlarından hanehalkının yaşamına doğru genişletebilir.
3.6. Sosyal yardımın tutarı görünür; etkisi ne kadar görünür?
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2025 Faaliyet Raporu’na göre tüm kamu kurumları tarafından gerçekleştirilen toplam sosyal yardım harcaması 587,1 milyar TL olmuş, sosyal yardımlardan faydalanan toplam hane sayısı 3.991.766 olarak gerçekleşmiştir. Bakanlık, belediyeler tarafından yapılan bazı sosyal yardım harcamalarının projeksiyon yöntemiyle tahmin edildiğini de belirtmektedir.
Bu rakamlar sosyal yardımın mali boyutunu görünür kılmaktadır. Ancak başka sorular daha az görünürdür: Yardım hane refahını ne kadar değiştirdi? Etki ne kadar sürdü? Hanenin borçlanma ihtiyacını azalttı mı? Ekonomik bağımsızlığı artırdı mı? Bunlar “harcama muhasebesi”nin ötesine geçerek etki muhasebesi gerektiren sorulardır. Asıl soru yalnızca “ne kadar harcandı?” değil, “bu harcama toplumsal refah üzerinde ne kadar ve ne tür bir değişim yarattı?” sorusudur.
3.7. TMS 29 ve enflasyonun muhasebeleştirilmesi
TMS 29, yüksek enflasyonlu ekonomilerde finansal tabloların genel satın alma gücündeki değişimi yansıtacak şekilde düzeltilmesini öngörmektedir. KGK’nın uygulama rehberinde temel amaç, farklı dönemlerde oluşmuş tutarların cari ölçüm birimi cinsinden ifade edilerek karşılaştırılabilirliğin sağlanması olarak açıklanmaktadır.
Türkiye’de TFRS uygulayan işletmeler açısından TMS 29 kapsamında kullanılan düzeltme katsayıları TÜİK tarafından yayımlanan TÜFE üzerinden oluşturulmaktadır. KGK’nın açıklamalarında genel satın alma gücündeki değişimi yansıtan fiyat endeksi olarak TÜFE’nin esas alındığı belirtilmektedir.
Dolayısıyla enflasyon endeksi yalnızca makroekonomik bir istatistik değildir; finansal tabloların ölçüm altyapısının bir parçasıdır. Fiyatları nasıl ölçüyorsak satın alma gücünü öyle ölçeriz. Satın alma gücünü nasıl ölçüyorsak finansal tabloların ekonomik anlamını da belirli ölçüde öyle kurarız.
Ancak burada daha geniş bir boşluk ortaya çıkar: İşletmenin parasal ölçüm birimindeki aşınmayı düzeltiyoruz; hanehalkının yaşam standardındaki aşınmayı hangi tabloda izliyoruz? Bu soru TMS 29’un bir kusuru değildir. TMS 29’un amacı işletmenin finansal tablolarını yüksek enflasyonun etkisine göre düzeltmektir. Sorun daha geniştir: Muhasebe sistemleri ekonomik gerçekliğin farklı parçalarını raporlamakta; bu parçaların kesişimindeki dağıtımsal refahı ise henüz bütüncül biçimde muhasebeleştirmemektedir.
Dolayısıyla TMS 29, finansal tabloların nominal değerlerle reel ekonomik koşullar arasındaki mesafesini azaltmaya yönelik bir muhasebe mekanizması sunarken, finansal varlıkların piyasa değeri ile reel ekonomik fayda arasındaki ilişkinin ayrıca sorgulanması gerekmektedir.
3.8. Yoksulluk karşı-muhasebesi
Bu boşluk bizi eleştirel muhasebe literatüründeki karşı-muhasebe yaklaşımına götürmektedir. Karşı-muhasebenin temel fikri, egemen hesapların dışında kalan aktörlerin alternatif hesaplar üreterek farklı hesap verebilirlik biçimlerini görünür hâle getirebilmesidir (Gallhofer et al., 2006).
Türkiye açısından bu yaklaşım şu soruyu üretmektedir: Yoksullar hakkında tutulan hesapların yanına, yoksullar tarafından tutulan hesapları koyabilir miyiz?
| Resmî görünürlük | Karşı-muhasebe sorusu |
|---|---|
| Sosyal yardım tutarı | Hane refahında ne kadar değişim yarattı? |
| Yardım alan hane sayısı | Yardımın niteliği ve sürekliliği nedir? |
| Yoksulluk oranı | Yoksullukta kalma süresi nedir? |
| Ortalama gelir | Satın alma gücü nasıl değişti? |
| Enflasyon oranı | Hane bütçesinin fiilî enflasyonu nedir? |
| İstihdam | İşin güvencesi ve gelir yeterliliği nedir? |
| Borç miktarı | Borç hangi ihtiyacı finanse ediyor? |
Bu yaklaşımın amacı resmî istatistiklerin yerine geçmek değildir; resmî hesabın görüş alanını genişletmektir.
SONUÇ
Dezenflasyon, Ölçüm Güveni ve Hesap Verebilirlik
Türkiye’de 2026 yılı itibarıyla dezenflasyon süreci, tek yönlü ve homojen bir fiyat hareketi olarak okunabilecek bir görünüm sunmamaktadır. Ağustos 2026 itibarıyla yıllık TÜFE %31,51’e gerilerken temel mal enflasyonunun %15,89 düzeyine inmesi, mal grubu fiyatlarında belirgin bir yavaşlamaya işaret etmektedir. Buna karşılık hizmet enflasyonunun %40,28 ve enerji enflasyonunun %39,23 düzeyinde kalması, fiyatlama davranışlarının bütün ekonomide aynı hızda normalleşmediğini göstermektedir. Üretici fiyatlarındaki aylık %2,57’lik artış ve hanehalkı enflasyon beklentisinin %45,60 düzeyinde bulunması da dezenflasyon sürecinin maliyet, beklenti ve fiyatlama kanallarında farklılaşarak ilerlediğini ortaya koymaktadır.
Bu tablo, dezenflasyonu yalnızca manşet TÜFE’deki değişim üzerinden değerlendiren yaklaşımların açıklama kapasitesinin sınırlı olduğunu göstermektedir. Manşet enflasyonun gerilemesi önemli olmakla birlikte, bu gerilemenin hangi bileşenlerden kaynaklandığı, hangi gruplarda kalıcılaştığı ve hangi fiyat kanallarında direnç gösterdiği ayrıca incelenmelidir. Başka bir ifadeyle, enflasyonun düzeyi kadar bileşimi, dağılımı ve kalıcılığı da ekonomik değerlendirme açısından önem taşımaktadır.
TCMB’nin 10 Eylül 2026 tarihinde politika faizini %37’de sabit tutması; gecelik borç verme faizini %40, borçlanma faizini %35,5 düzeyinde belirlemesi ve fiyat istikrarı sağlanıncaya kadar sıkı para politikası duruşunun sürdürüleceğini belirtmesi, dezenflasyonun para politikası açısından hâlen öncelikli bir hedef olduğunu göstermektedir. Kurulun jeopolitik gelişmelerin enerji fiyatları üzerindeki etkisini yukarı yönlü risk olarak değerlendirmesi ise Türkiye’de fiyat istikrarının yalnızca iç talep ve para politikası koşullarıyla açıklanamayacağını bir kez daha ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla mevcut tabloyu yalnızca “enflasyon düşüyor” veya “enflasyon düşmüyor” biçimindeki ikili bir çerçeveye sıkıştırmak analitik açıdan yetersizdir. Asıl sorular; enflasyonun hangi kanallardan gerilediği, hangi kanallarda direnç gösterdiği, hangi şokların dezenflasyon sürecini tersine çevirebileceği, beklentilerin neden farklı kesimlerde aynı yönde hareket etmediği ve ölçülen enflasyon ile hanehalkının deneyimlediği fiyat artışları arasındaki farklılığın hangi metodolojik ve ekonomik mekanizmalardan kaynaklandığıdır.
Burada çalışma açısından kritik kavramsal sonuç ortaya çıkmaktadır: Dezenflasyon yalnızca bir fiyat hareketi değil, aynı zamanda bir ölçüm ve güven problemidir. Çünkü ekonomik aktörlerin kararları yalnızca gerçekleşmiş fiyatlara değil, gelecekteki fiyatlara ilişkin beklentilere, gelirlerinin satın alma gücüne, borç yüklerine ve karşı karşıya oldukları zorunlu harcamalara göre şekillenmektedir.
Politika ve Araştırma Gündemi
Bu çerçevede gelecekteki araştırmaların ve politika tasarımının aşağıdaki alanlara yoğunlaşması önerilmektedir:
1. Hizmet enflasyonunda atalet ve endeksleme mekanizmaları
Hizmet enflasyonundaki kalıcılık; kira, ücret, sözleşme yenileme dönemleri, geçmiş enflasyona dayalı fiyatlama ve otomatik veya yarı otomatik endeksleme mekanizmalarıyla birlikte incelenmelidir. Özellikle geçmiş enflasyonun bugünkü fiyatlama davranışlarına hangi kanallardan taşındığı mikro veriler üzerinden araştırılmalıdır.
2. Para ve maliye politikası ile arz politikalarının eşgüdümü
Para politikası talep koşullarını ve beklentileri etkilerken, enerji, gıda, ithal girdi ve lojistik bağımlılığını azaltmaya yönelik arz politikaları maliyet kaynaklı enflasyon üzerinde belirleyici olabilir. Bu nedenle dezenflasyon stratejisinin yalnızca faiz oranı üzerinden değil, para politikası–maliye politikası–arz politikası etkileşimi üzerinden değerlendirilmesi gerekmektedir.
3. Kesimlere göre farklılaşan enflasyon beklentileri
Piyasa katılımcıları, reel sektör ve hanehalkı beklentileri arasındaki farklılık, tek bir “beklenti” değişkeninin ekonomik davranışları açıklamakta yetersiz kalabileceğini göstermektedir. Bu nedenle beklentilerin yalnızca düzeyi değil; oluşum mekanizmaları, bilgi kaynakları ve gerçekleşen enflasyonla ilişkisi de kesimler itibarıyla araştırılmalıdır.
4. Ölçüm şeffaflığı ve istatistiksel güven
Ölçüm güveni yalnızca yayımlanan nihai rakamla değil, rakamın nasıl üretildiğinin anlaşılabilirliğiyle ilişkilidir. Bu nedenle TÜFE’nin ağırlıklandırma yapısı, fiyat derleme süreçleri, kalite değişikliklerinin fiyatlara yansıtılması, yöntemsel revizyonlar ve veri kaynakları konusunda erişilebilir teknik açıklamaların güçlendirilmesi önem taşımaktadır. Aynı şeffaflık ilkesi alternatif enflasyon göstergeleri için de geçerli olmalıdır.
Burada amaç, farklı göstergelerden birini diğerinin yerine koymak değil; farklı ölçümlerin neden farklı sonuçlar ürettiğini açıklayabilen bir ölçüm ekosistemi oluşturmaktır.
5. Dağıtımsal enflasyon muhasebesi
Tek bir ortalama enflasyon oranı, farklı gelir gruplarının karşılaştığı fiyat baskılarını aynı ölçüde temsil etmeyebilir. Bu nedenle farklı gelir gruplarının fiilî tüketim kalıplarını dikkate alan dağıtımsal enflasyon göstergelerinin geliştirilmesi, enflasyonun refah üzerindeki etkisinin daha görünür hâle getirilmesine katkı sağlayabilir.
6. Hanehalkı Refah Muhasebesi: Bir araştırma hipotezi
Bu çalışmanın ileri sürdüğü kavramsal önerilerden biri, hanehalkının ekonomik durumunun yalnızca gelir üzerinden değil; gelir–gider–borç–varlık–zorunlu tüketim–ertelenmiş tüketim–dayanışma transferleri arasındaki ilişkiler üzerinden izlenmesidir.
Burada “Hanehalkı Refah Muhasebesi” mevcut bir muhasebe standardı olarak değil, test edilmesi gereken bir araştırma hipotezi ve kavramsal çerçeve olarak ele alınmalıdır. Temel hipotez, gelir düzeyinin tek başına hane refahındaki değişimi yeterince açıklayamayabileceğidir.
7. Sosyal yardım etki muhasebesi
Sosyal yardımların yalnızca bütçeden çıkan tutar üzerinden değil; harcama → erişim → hane refahı → borçlanma → ekonomik bağımsızlık zinciri üzerinden değerlendirilmesi önerilmektedir. Böylece sosyal politika harcamalarının miktarı ile yarattığı ekonomik ve sosyal sonuçlar birbirinden ayrıştırılabilir.
8. Kesişimsel yoksulluk muhasebesi
Yoksulluk homojen bir ekonomik durum değildir. Kadınlık, çocukluk, yaşlılık, engellilik, göç, bölgesellik ve hane yapısı gibi değişkenler aynı gelir düzeyinin farklı refah sonuçları doğurmasına yol açabilir. Bu nedenle yoksulluk ölçümünün yalnızca gelir eşiğine değil, bu kesişimlere de duyarlı hâle getirilmesi araştırılması gereken bir diğer alandır.
9. TMS 29 ve ölçüm duyarlılığı
Yüksek enflasyon ortamında farklı fiyat endekslerinin finansal raporlamaya ve işletmelerin finansal performans göstergelerine olası etkileri ampirik olarak incelenmelidir. Özellikle TMS 29 kapsamında finansal tabloların düzeltilmesinde kullanılan ölçümlerin, işletmelerin kârlılık, özkaynak, borçluluk ve performans göstergeleri üzerindeki etkileri sektörler itibarıyla karşılaştırılabilir.
10. Finansal piyasalarda değerleme, likidite ve açıklama kalitesi
17 Eylül 2026 sonrasında gündeme gelen finansal piyasa gelişmeleri, bu çalışmada herhangi bir adli veya hukuki süreç hakkında hüküm vermek amacıyla değil, finansal raporlamanın stres koşullarındaki bilgi kapasitesini sorgulamak bakımından ele alınabilir. Özellikle likiditesi düşük varlıklarda kayıtlı değer, piyasa değeri ve kısa sürede gerçekleştirilebilir değer arasındaki farklılıkların yatırımcılara ne ölçüde açıklandığı araştırılmalıdır.
Buradaki temel muhasebe sorusu şudur: Bir varlığın bilançoda hangi değerle taşındığı kadar, bu değerin hangi koşullarda ve ne ölçüde gerçekleştirilebilir olduğunun da görünür kılınması gerekir mi?
11. Karşı-muhasebe ve görünürlük
Son olarak, yoksulların, sivil toplum kuruluşlarının ve yerel toplulukların ürettiği alternatif hesapların sistematik biçimde incelenmesi önerilmektedir. Bu yaklaşım, yalnızca mevcut istatistikleri eleştirmek yerine, ekonomik gerçekliğin hangi unsurlarının mevcut ölçüm sistemlerinde görünmez kaldığını araştırmayı amaçlamaktadır.
Sayıdan Hesaba: Ölçümün Ötesinde Bir Muhasebe Sorunu
Enflasyon yalnızca fiyatların yükselmesi değildir. Aynı zamanda satın alma gücünün yeniden dağılımı, beklentilerin yeniden kurulması, sözleşmelerin yeniden yazılması, borç yüklerinin değişmesi, işletmelerin maliyet yapılarının dönüşmesi ve hanelerin tüketim seçeneklerinin daralmasıdır.
Bu nedenle sürdürülebilir dezenflasyon yalnızca fiyat artış hızını düşürme meselesi değildir. Aynı zamanda ölçüm güvenini, ekonomik güveni ve refahın görünürlüğünü birlikte güçlendirme meselesidir.
Bu noktada farklı enflasyon göstergelerinin birlikte değerlendirilmesi önem kazanmaktadır. TÜFE’nin %31,51 olması TÜİK’in belirli yöntem ve kapsam altında ürettiği resmi istatistiksel sonucu ifade etmektedir. ENAG’ın %49,03’lük ve İstanbul Ticaret Odası’nın %34,96’lık göstergeleri ise farklı veri, kapsam, yöntem ve temsil özelliklerine sahip ölçümlerdir. Dolayısıyla bu göstergelerden birini diğerlerinin yerine koymak, ölçüm problemini çözmez. Akademik olarak daha anlamlı soru, bu göstergelerin neden farklı sonuçlar ürettiğini ve her birinin hangi ekonomik gerçekliği ne ölçüde temsil ettiğini açıklamaktır.
Aynı yaklaşım yoksulluk ölçümleri için de geçerlidir. Örneğin %13,0 ile %20,6 arasındaki farklılık, yalnızca “iki farklı rakam” olarak değerlendirilmemelidir. Farklı eşik, yöntem ve tanımlamalar farklı yoksulluk gerçekliklerini görünür hâle getirebilir. Bu nedenle ölçüm sonuçlarının karşılaştırılmasından önce, ölçümün nesnesinin, eşiğinin, kapsamının ve yönteminin karşılaştırılması gerekir.
Tam bu noktada muhasebenin daha temel sorusu ortaya çıkmaktadır:
Ölçtüğümüz şey ekonomik gerçekliğin kendisi midir, yoksa ekonomik gerçekliğin ölçülebilir hâle getirdiğimiz kısmı mıdır?
Bu soru, çalışmanın en önemli kavramsal katkısını oluşturmaktadır. Çünkü muhasebe yalnızca gerçekleşmiş ekonomik olayları kaydeden teknik bir sistem değildir; aynı zamanda hangi ekonomik olguların görünür, karşılaştırılabilir ve hesap verebilir hâle geleceğini belirleyen bir ölçüm ve sınıflandırma sistemidir.
Bir işletmenin bilançosunda varlıkların, borçların ve özkaynakların hesabı vardır. Kamu bütçesinde gelirlerin ve harcamaların hesabı vardır. TMS 29, yüksek enflasyon koşullarında finansal tabloların satın alma gücü bakımından yeniden ifade edilmesine yönelik bir çerçeve sunar. Sosyal istatistikler gelir dağılımını, yoksulluğu ve yaşam koşullarını ölçmeye çalışır. Ancak bu hesapların kesişiminde hâlâ önemli bir boşluk bulunmaktadır:
Hanenin ekonomik yaşamının bütününü izleyen bir “yaşam bilançosu” nasıl oluşturulabilir?
Bu nedenle “yoksulluk muhasebesi”, yalnızca yeni bir istatistik üretme önerisi olarak değil, muhasebenin görünürlük sınırlarını araştıran kavramsal bir alan olarak ele alınabilir. Buradaki amaç mevcut muhasebe ve istatistik sistemlerini ikame etmek değil; onların dışında kalan, ancak hane refahı açısından ekonomik sonuç doğuran unsurları sistematik biçimde görünür kılabilecek yeni ölçüm çerçevelerinin geliştirilmesidir.
Bu çerçevede çalışmanın önerdiği temel zincir şu şekilde ifade edilebilir:
Görünürlük → Ölçüm → Doğrulama → Hesap Verebilirlik → Müdahale
Bu zincirin her halkası farklı bir bilgi işlevine sahiptir. Görünürlük yoksa sorun tanımlanamaz. Ölçüm yoksa karşılaştırma yapılamaz. Doğrulama yoksa ölçümün güvenilirliği tartışmalı hâle gelir. Hesap verebilirlik yoksa bilgi kurumsal sorumluluğa dönüşmez. Müdahale yoksa hesap, yalnızca kayda dönüşür.
Dolayısıyla muhasebenin işlevi yalnızca “ne kadar?” sorusuna cevap vermek değildir. Daha geniş soru şudur:
Ne ölçüldü, ne ölçülmedi, neden ölçülmedi ve bu ölçümün sonuçlarından kim sorumlu tutulacak?
Finansal piyasalardaki değerleme sorunları da benzer bir ölçüm sınırına işaret etmektedir. Bir finansal varlığın kayıtlı değeri, piyasa değeri ve kısa sürede gerçekleştirilebilir değeri birbirinden farklılaşabilir. Benzer biçimde finansal sermayenin büyümesi de tek başına toplumsal refahın veya reel ekonomik değerin aynı ölçüde arttığını göstermemektedir. Bu nedenle ekonomik gerçekliğin ölçümü yalnızca tüketici fiyatları veya yoksulluk göstergeleri açısından değil, finansal değerleme ve sermaye oluşumu açısından da sorgulanmalıdır.
Son Söz
Bu çalışmanın temel sonucu, enflasyon tartışmasının “hangi sayı doğrudur?” sorusuna indirgenemeyeceğidir. Daha temel soru, “hangi gerçekliği, hangi yöntemle ölçüyoruz ve bu ölçüm hangi ekonomik sonuçları görünür veya görünmez kılıyor?” sorusudur.
Bu yaklaşım, dezenflasyon tartışmasını para politikasının teknik sınırlarının ötesine taşımaktadır. Fiyat istikrarı önemlidir; ancak fiyat istikrarının toplumsal anlamı, satın alma gücü, borç yükü, zorunlu tüketim, hane refahı, gelir dağılımı ve ekonomik güven üzerindeki etkilerinden bağımsız düşünülemez.
Bu nedenle geleceğin enflasyon araştırmaları yalnızca fiyatların ne kadar arttığını değil, fiyat artışlarının kimleri, hangi kanallardan, ne ölçüde ve ne süreyle etkilediğini de ölçmek zorundadır.
Son soru belki de bu nedenle en basit, fakat en kritik sorudur:
Yoksulluğu mu hesaplıyoruz, yoksa yalnızca hesaplayabildiğimiz kısmını mı yoksulluk olarak kabul ediyoruz?
Bir insanın hayatında görünmeyen bir maliyet varsa, o maliyet gerçekten yok mudur?
Yoksa henüz onun için bir hesap açılmamış mıdır?
Muhasebenin tarihi, görünür olanı kaydetmenin tarihidir. Muhasebenin geleceği ise yalnızca daha fazla sayı üretmekte değil; görünmeyeni ölçülebilir, ölçülebileni doğrulanabilir ve doğrulanabilir olanı hesap verebilir hâle getirebilme cesaretinde yatmaktadır.
Çünkü mesele artık yalnızca sayıdan hesaba geçmek değildir.
Mesele, hesabın kimin gerçekliğini görünür kıldığını sorgulamaktır.
Kapsam ve Sınırlılıklar
Bu çalışma 24 Eylül 2026 itibarıyla kamuya açık verilere dayanan analitik bir değerlendirmedir. Eylül 2026 TÜFE verisi henüz yayımlanmamıştır; bu nedenle fiyat düzeyine ilişkin son tam gözlem Ağustos 2026’dır. Çalışma nedensellik iddiası taşımamaktadır. TÜİK–ENAG farkının nedenleri, beklenti ayrışmasının belirleyicileri, fon tasfiyelerinin makroekonomik etkileri ve “hanehalkı yaşam muhasebesi” ile “yoksulluk karşı-muhasebesi” önerilerinin ampirik uygulanabilirliği ayrıca test edilmelidir.
Yapay Zekâ Kullanım Beyanı
Bu çalışmanın hazırlanması sürecinde üretken yapay zekâ araçlarından metnin dilsel akıcılığının geliştirilmesi, yapısının gözden geçirilmesi, tekrarların ayıklanması ve editoryal iyileştirme amacıyla yararlanılmıştır. Çalışmanın araştırma sorusu, temel kavramsal yaklaşımı, teorik çerçevesi, yorumları ve bilimsel sorumluluğu yazara aittir. Yapay zekâ araçları çalışmanın epistemik sorumluluğunu üstlenen bağımsız bir yazar veya araştırmacı olarak kullanılmamıştır. Nihai metin, kaynakların ve bilimsel iddiaların doğruluğu bakımından yazar tarafından gözden geçirilmiş ve onaylanmıştır.
Kaynakça
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı. (2026). 2025 yılı faaliyet raporu.https://www.aile.tr/media/289547/faaliyet-raporu-2025-pdf.pdf
Brighenti, A. M. (2007). Visibility: A category for the social sciences. Current Sociology, 55(3), 323–342. https://doi.org/10.1177/0011392107076079 https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/0011392107076079
Gallhofer, S., Haslam, J., Monk, E., & Roberts, C. (2006). The emancipatory potential of online reporting: The case of counter accounting. Accounting, Auditing & Accountability Journal, 19(5), 681–718.https://discovery.dundee.ac.uk/en/publications/the-emancipatory-potential-of-online-reporting-the-case-of-counte/
Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu. (2024). TMS 29: Yüksek Enflasyonlu Ekonomilerde Finansal Raporlama – Uygulama Rehberi.https://www.kgk.gov.tr/Portalv2Uploads/files/Duyurular/v2/TDS/TMS_29_Uygulama_Rehberi.pdf
Mazzola, L., Contrafatto, M., & Tregidga, H. (2026). Examining visibilities and invisibilities within poverty-related accounting research. Accounting, Auditing & Accountability Journal, Advance online publication. https://doi.org/10.1108/AAAJ-03-2023-6320 [20 Ağustos 2026 kabul / in press]https://pure.royalholloway.ac.uk/en/publications/examining-visibilities-and-invisibilities-within-poverty-related-/
MSCI. (2026, June 23). MSCI announces the results of the MSCI 2026 Market Classification Review. MSCI – 2026 Market Classification Review
The Economist. (2026, September 24). Turkey’s investment-fund fiasco: The country could lose its status as an emerging market. The Economist.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası. (2026, 10 Eylül). Faiz oranlarına ilişkin basın duyurusu (2026-38).https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/tr/tcmb+tr/main+menu/duyurular/basin/2026/duy2026-38
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası. (2026, 17 Eylül). Para Politikası Kurulu toplantı özeti (2026-42).https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/Main+Menu/Duyurular/Basin/2026/DUY2026-42
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası. (2026, 23 Eylül). Sektörel enflasyon beklentileri – Eylül 2026.https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/085d78c0-9809-4b33-a6b6-21e0a22a6405/PKA_Rapor.pdf?MOD=AJPERES&CACHEID=ROOTWORKSPACE-085d78c0-9809-4b33-a6b6-21e0a22a6405-prnV9yS
Türkiye İstatistik Kurumu. (2026, 3 Eylül). Tüketici Fiyat Endeksi, Ağustos 2026.https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58290/metadata
TÜİK (2026a). Tüketici Fiyat Endeksi, Ağustos 2026. 3 Eylül 2026, Sayı 58290. Bülten; TÜFE %31,51, B endeksi %30,68, gıda %33,79, ulaştırma %35,08 ve konut/enerji grubu %39,77 verilerini içeriyor.
TÜİK — Tüketici Fiyat Endeksi, Ağustos 2026
TÜİK (2026b). Yurt Dışı Üretici Fiyat Endeksi, Ağustos 2026. 21 Eylül 2026, Sayı 58110. YD-ÜFE yıllık %32,60, aylık %3,61 artmıştır.
TÜİK — Yurt Dışı Üretici Fiyat Endeksi, Ağustos 2026
Türkiye İstatistik Kurumu. (2026). Tüketici Fiyat Endeksi: 2025=100 temel yılı ve metodolojik güncelleme.https://www.tuik.gov.tr/media/announcements/TUFE_Duyuru30102025.pdf
Türkiye İstatistik Kurumu. (2025, 26 Aralık). Gelir Dağılımı İstatistikleri, 2025.https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/53993/metadata
Türkiye İstatistik Kurumu. (2025, 30 Aralık). Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri, 2025.https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/53994/metadata
İstanbul Ticaret Odası. (2026, Eylül). 2023=100 İstanbul Tüketici Fiyat İndeksi, Ağustos 2026.https://ististatistik.ito.org.tr/public/files/bulten.pdf?1738434769
Sermaye Piyasası Kurulu. (2026, 23 Eylül). Tasfiye konusu fonlardaki yatırımcı sayısına ilişkin açıklama.https://spk.gov.tr/duyurular/basin-duyurulari/2026/tasfiye-konusu-fonlardaki-yatirimci-sayisina-iliskin-aciklama
World Bank. (2026, April 28). Commodity Markets Outlook, April 2026.https://documents.worldbank.org/en/publication/documents-reports/documentdetail/099842304282633100
![]()
